Notaların Dili

İnsanoğlu dünya üzerinde bulunduğu yüzlerce yıl boyunca hep yeni birşeylerin peşinden koştu, yeni şeyler keşfetti ya da oluşturdu. Bazısı bir işe yaramadı ya da önemini, işlevini kaybettiği için yok oldu; bazısı varlığını sürdürmeyi başardı ve nadir olarak bazıları da zaman ve mekan sınırlarını kendisi için yok kılmayı başardı ve hemen her yerden, her kültürden insana ulaştı ve varlığını oluştuğu ilk günden beri korumayı başardı. İşte kısa süreliğine veya ebediyen varlığını korumayı başaran her öge ortak bir paydada toplanıp üst kültürünü oluşturdu ve bunun gelip geçici veya daimi bir üyesi oldu.
Artık teknolojideki gelişmeler vasıtasıyla küreselleşen (Bence küreselleşmenin en önemli dayanağı teknoloji ve onun teorik temeli olan bilimdir.) dünyamızda neredeyse ortak bir kültürden bahsedebiliriz. Belki bugün bu köklü dönüşümün devam ettiğini ve hala her coğrafyanın kendine has özelliklerini koruduğunu iddia edebiliriz ama yakın gelecekte farklılıklarımızın azalacağı ve kültürlerimizin ortak bir paydada kaynaşacağı gerçeğini göz ardı edemeyiz. Bu uğurda önümüzdeki yüzyılda daha önceki her dönemden daha hızlı bir şekilde kültür erezyonu yaşanacağının ve belki de hala kullanılan pek çok dilin yok olacağının farkında olmalıyız.
Bu noktada bir virgül koyup esas konuma geçmeyi (Çünkü uzattıkça konuyu toparlayamayacak halde dağıttığımın farkındayım.) yararlı buluyorum. Az evvel bahsettiğim dillerin yok oluş sürecinde diğer tüm dillerden daha güçlü şekilde ayakta durmayı başaracağından şüphe etmediğim dil notaların dilidir. Zaten evrensel olan müzik dili birbirimizi anlamkta, kendimizi anlatmakta en iyi kullandığımız enstrümanlardan biri değil midir? Müziğin bir avantajı da diğer tüm dillerin (gerçek anlamda dillerin) aksine doğuştan gelen bir yetenek olmasıdır. İngilizin, Japonun, Kenyalının ne dediğini anlamazsınız ama icra ettiği müziği siz ya da beş aylık bebeğiniz dinleyebilir. Bu anlamda müzik sınır tanımaz, insanların arasındaki düşünsel sınırları kaldırır.
Bu yazıda genel olarak müzik hakkındaki düşüncelerimi paylaşmak istedim. Şimdi biraz daha somut yaklaşmak istiyorum konuya kendimi örnek vererek. Açıkcası müziğe yeteneğim olduğu söylenemez. [Allah'tan dinlemek için sadece iki kulak (Bir tane de olur :) yeterli.] Yani müziğin mutfak kısmından anlamam. Gerçeği sadece anlayanların mutfakta olduğu da söylenemez. Şişip patlayan balonlar misali günlük şöhretleri hepimiz biliyoruz. Herkes kaset çıkarmayı (Artık kaset kalmadı yahu:), klip çekmeyi, hatta internetteki video sitelerini bu bağlamda kullanmayı (Gerçeği YouTube artık kendi şöhretlerini çıkarır oldu.) denememeli. Ama fırsatınız varsa bir müzik aleti çalmayı öğrenmekten geri kalmayın. (Okullardaki flüt hariç; neredeyse binlerce kişilik Ulusal Flüt Orkestrası kurabilecek hale geldik:)
Bence müzikte sözlü ve sözsüz diye ayrım yapmak çok doğru. Hani rock, pop, klasik falan gibi ayrımlar varya işte bunların bir basamak üzerinde, hepsi için geçerli olabilecek (Rap hariç, o sözsüz olur mu hiç?) bir ayrım bence. Engin olmayan müzik bilgime (!) dayanarak söylediğim bu husus bağlamında yine kendimden devam edeyim. Genelde çok nadir müzik beğenirim ve fark ettim de sevdiğim müziklerin çoğu sözsüz. Bence sözü olmadığı halde işlenilen duyguyu dinleyicisine aktarabilen müzik daha başarılıdır. Tam bu noktada Eurovision parçamızın dili İngilizce mi olsun Türkçe mi tartışması aklıma geliyor ama bu kazana bir baharat daha eklemenin anlamı kalmadı; çünkü tadı kaçtı. Dolayısıyla bu konuda yorum yapmayacağım ama Eurovision Şarkı Yarışması yapıldığında elbette burada birkaç kelam ederim.
Yazının sonuna yaklaşırken en sevdiğim parçadan söz edeyim. Elbette şu gezegen üzerinde bunca yılda yazılan, söylenen yüz binlerce müzik eserinin hepsini dinlemeye ömrüm yetmez ama bugüne kadar dinlediklerim arasında birinin diğerlerinden benim için çok farkı var. Hırvat piyanist Maksim Mrvica'nın yorumladığı Ernest Gold'un bestelediği Exodus. Merak edenler için buraya YouTube'taki videosunun linkini koyuyorum.
All in all (Lisedeki İngilizce derslerinden Writing'teki en popüler sonuç paragrafı giriş cümlelerinden biri. Hey gidi lise günleri...) müzik denen hadise müzisyenleriyle, dinleyicileriyle yoluna devam ediyor. İnsanın canı sıkılınca da keyfi yerinde olunca da, yani her ruh halinde dinleyebileceği bunca müzik varken, insanoğlu da büyük bir zevkle müziği kullanamktan çekinmediğince ayakta kalmayı başaracak yegane dil notaların dilidir.

Yeni Statlar

Stat takımın taraftarıyla buluştuğu, atmosferiyle rakip takımın gözünün korkutulduğu, mimarisiyle takımın adını duyuran yapıdır. En az bunlar kadar önmli olan diğer bir özelliği ise uluslararası organizasyonların olmazsa olmazıdır.
Ülkemizde uzun yıllar boyunca kullanılan statlar artık talebi karşılayamaz halde ve alt yapı olarak da oldukça yetersiz. Fenerbahçe'nin Kadıköy'deki Şükrü Saraçoğlu Stadı ve Atatürk Olimpiyat Stadı en gelişmiş statlarımız. Olimpiyat stadının en büyük sorunlarından ulaşım artık çözüldü sayılır ama yine de şehire uzak ve atmosferi futbol maçları için uygun değil. Bu yüzden yeterince faydalanılamıyor.
Sevindirici olan ülkemizdeki kaliteli stadyum açığını kapatacak yeni stat projeleri. İşte bunlar hakkında kısa ve öz bilgiler:
  • Samiyen Arena'nın (ismi henüz kesin değil) temeli yakın zamanda atıldı. Projenin iki yılda tamamlanması bekleniyor. Seyrantepe'deki stat 52 bin kapasiteli olacak ve çatısı tamamen kapanabilecek. Bitirildiğinde Galatasaray ve ülkemiz dünya standartlarında ve oldukça güzel bir stada sahip olacak. (üstteki resim)
  • Mali kongrede BJK başkanı Yıldırım Demirören yeni stat projesini duyurdu. Mayıs ayı sonunda inşaatına başlanması planlanan stadın 18 ayda tamamlanması bekleniyor. İnönü Stadı'nın yerine yapılacak yeni stat 42 bin kişilik. Stadın adı henüz belli değil. (ortadaki resim)
  • Kayseri şehir merkezinde ise 32 bin kişilik Kadir Has Şehir Stadı'nın kaba inşaatı bitti sayılır. Kayserispor'un top koşturacağı stat ülkemizdeki belki de en iyi şehirleşme planına sahip Kayseri'nin sembollerinden biri olacağa benziyor. (alttaki resim)
  • Trabzonspor da yeni stat projesi çalışması yapıyor. Ayrıca Urfa'da yıllardır yapımı süren 30 bin kişi kapasiteli stadın inşaatı nihayet hızlandı.

Hem taraftarlara iyi hizmet verebilmek hem de futbolda uluslararası organizasyonlara ev sahipliği yapabilmek için böyle statların yapımına destek olunmalı. Elbette gereksiz yere sırf gösteriş için stat yapılmasına karşıyım. Bu yüzden gerekli yerlere, ihtiyaç duyulan kapasitede statlar yapılmalı ve bunlar gerekli alt yapı, ulaşım ve estetiğe sahip olmalıdır.

The OC

Yakın zamanda The OC hakkında bir yazı hazırlayacağıma dair söz vermiştim. Hemen belirtmek gerekirse şahsi olarak gençlik dizilerini pek sevmem ama bu kadar tutulmuş bir dizide demek ki insanların sevdiği bir şeyler var.
The OC (Orange County), California'daki aynı adlı yerleşim biriminde bir grup genç ve onların aileleri etrafında geçen olayları anlatan drama ve komedi unsurları içeren bir gençlik dizisi. Her ne kadar gençlik dizisi olsa da her yaş grubundan izleyicileri var. Orange County genel olarak yüksek gelir grubunda insanların yaşadığı bir yerdir. Burada herkesin düşündüğü zengin, kusursuz hayatların ötesinde gerçek hayatta herkesin yaşadığı gibi sorunlar ve güzel olaylar bir arada yaşanmaktadır. Gençlerin ailelerinden gizlediği hikayeleri ve ailelerin de çocuklarından sakladığı şeyler vardır. The OC'de işte bu aileler (Cohen, Cooper, ve Nichol aileleri) ve Ryan Atwood'un OC'de değiştirdiklerinin hikayesi anlatılıyor.
Dizi ilk kez 5 Ağustos 2003'te yayınlanmaya başladı ve FOX'ta süren 4 sezon, 92 bölümlük heyecan 22 Şubat 2007'de The End's Not Near, It's Here ("Son yakında değil, o burada," anlamına gelen bölüm adını çok beğendim) adlı bölümle son buldu. Ryan, Seth, Marissa, Summer, Jimmy, Caleb, Julie gibi karakterlerin ön planda olduğu dizinin yapımcısı Josh Schwartz. 50'den fazla ülkede gösterilen dizi ülkemizde ise Cnbc-e ekranlarında yayınlandı.
Tema müziği California (Here We Come) (Phantom Planet tarafından) olan dizide pek çok grup müzikleriyle kendini tanıtma fırsatı buldu. Oyuncular ise dizi sayesinde şöhrete kavuştular ve yeni yapımlarda yer bulma fırsatını yakaladılar.
The OC bitti ama yaptığım araştırmada OC izleyicileri için tavsiye edilen iki diziye rastladım: One Tree Hill ve Newport Harbor: The Real Orange County. İkincisi biraz tartışmalı bir dizi. MTV'de devam eden dizi adında olduğu gibi içeriğinde de The OC'nin izlerini bir hayli taşıyor ve bu nedenle bazı yasal problemler yaşanmış ve yanlış anlamadıysam dizinin geçtiği yer değiştirilerek bu sorunlar aşılmaya çalışılmış. Her ne kadar özgün olmadığı için suçlansa da dizi hala gösterilecek kadar reyting alıyor. Dizi, Orange County'de yaşananları The OC'den daha açık ve gerçekçi yansıtmak iddiasında.
The OC'yi izlememiş biri olarak böyle bir yazıyı hazırlamaya çalıştım. Yazıda bir hata varsa affola! Umarım yazıyı Summer'ı beğendiğiniz kadar olmasa da beğenmişsinizdir :)

Best TV Series Award Goes To...

Tema değişikliğine gittiğim için önceki anketleri normal bitiş sürelerinden önce durdurmak durumunda kaldım. Anketlerin son halinin resmini aldım ve burada yayınlıyorum.
Birinci anket En İyi Dizi Hangisi adlı yazımla ilgiliydi. Anket sonucunda bu ünvanı elde eden iki dizi oldu: Lost ve The OC. Her ikisi de anket sürecinde sekizer oy alarak zirveye yerleşti. Bu iki diziyi üç oyla Prison Break ve tek oyla Heroes takip ediyor. Anketteki diğer dizilerse hiç oy alamadı. Sanırım drt23'ün daha çok takipçisi olsaydı anket daha çekişmeli geçerdi. Umarım ileriki anketlere katılım daha çok olur. Ama sonuç olarak drt23 okurlarının tercihi Lost ve OC oldu.
En İyi Dizi Hangisi yazımın yorumlar kısmında anketler devam ederken önde giden The OC için "Eğer OC anket birincisi olursa onun hakkında bilgi vereceğim," demiştim. Bu sözümü tutuyorum ve kısa süre sonra The OC hekkında bir yazı yayınlayacağım.
Gel gelelim ikinci anketimize. 2010 yılında sonlanacak Lost her bölümde izleyicisinin aklını karıştırmaya devam ediyor. 4. sezon itibariyle bazı sorulara cevap vermeye yaklaşan dizi yine de daha cevaplanmamış çok sayıda soruya sahip. Lost hayranlarının kurdukları sitelerde ve dizinin resmi sitesinde izleyicilerin diziyle ilgili ortaya attıkları teoriler de diz boyu. Doğrusu insanlar diziden ziyade bilimsel bir konuya kafa yormuş olsa bu topluluk şimdiden Nobel almış olurdu.
Acaba şimdiye kadar bu kadar ilgi gören dizi bittiğinde izleyiciler "Vay be ne diziydi!" mi diyecekler; yoksa "Adamlar batırdılar be!" şeklinde serzenişlerde mi bulunacaklar? Anketimizin sonucuna bakılırsa umut veren bir tablo ortada ama hemen belirtmek lazım hayal kırıklığı sonucu da oransal olarak azımsanamaz. Yine de bekleyip, pardon izleyip göreceğiz :)
En iyi dizi anketine 20, Lost finali anketine ise 15 oy kullanıldı. Oy kullananlara teşekkür ederek yazımı tamamlıyorum.

Yeni Tema

drt23'ü hazırlamaya başladığımda henüz Blogger hakkında pek birşey bilmiyordum. Fakat bir Çin atasözü "Dinlersen unutursun; görürsen daha geç unutursun; ama yaparsan asla unutmazsın!" der (Tam hatırlamıyorum, yaklaşık olarak böyle bir şeydi). Ben de işin içine girerek kısa zamanda kendime yettiğince bir şeyler öğrendim ve gerçekten bunları birileri bana anlatsa yapamazdım. Daha önce kullandığım tema Blogger'da hazır olarak vardı. Bu yüzden tek yapmam gereken seçmekti. Fakat Blogger'in sunduğu tema sayısı az olduğundan bunların içinden kendimce en güzel olanı seçmeme rağmen aklımda yakın zamanda bir değişikliğe gitmek vardı. Nihayet bu fırsatı buldum ve uzun süren aramalardan sonra hoşuma giden, öncekine göre daha canlı bir temayı uygulamayı başardım. Umarım siz de beğenirsiniz.
Aslında bir site için görünüştense içerik daha mühimdir. Ben de elimden geldiğince okunasıca yazılar yazmaya çalışıyorum. Fakat dürüst olmak gerekirse, insanların gözlerine hitap etmek okunma oranını arttırıyor. Her ne kadar para kazanmak için blogu kullananların sayısı her geçen gün artıyor olsa da benim amacım para kazanmak değil. Nitekim blogumda reklam yayınlamıyorum. Ama okunmak ve daha çok kişiye fikirlerimi iletebilmek için drt23'ün de popülariteye ihtiyacı var. Bunu için fazla çabalamasam da elimden geleni yapmaktan çekinmek de pek akıl kârı değil.
Bugüne kadar drt23'ü takip eden değerli arkadaşlarıma bu yazı vesilesiyle teşekkür etmek istiyorum.

Hollywood'tan Oscar Notları

Dünyada sinema alanında çeşitli ödüller her yıl dağıtılıyor ama bunlardan biri diğerlerinden daha prestijli ve daha çok ilgi görüyor. Oscar olarak bilinen Amerikan Akademi Ödülleri bir kez daha sinema dünyasının en iyilerini belirleyecek. 24 Şubat'ta Los Angeles'taki Kodak Tiyatrosu'nda yapılacak tören Amerika dışındaki pek çok ülkede de canlı olarak yayınlanacak. Oscar töreni yaklaşırken yeşilçam.gen'in Oscar tarihi hakkında yaptığı araştırmadan bir derleme yayınlamak istedim. İşte Akademi Ödülleri hakkında ilginç bilgiler:
  1. 1959 yılında Ben Hur ve 1997 yılında Titanic 11 dalda ödül kazandılar. Bu iki film Oscar tarihinde en çok ödül alan filmler.
  2. 1997'de The Turning Point ve 1985'te The Color Purple filmleri 9 dalda aday oldukları halde bir tane ödül bile kazanamadılar.
  3. En iyi yabancı film ödülünü 32 kez Fransız filmler aldı. Bu dalda Fransız yapımlar açık ara önde.
  4. 1952 yapımı Limelight tam 21 yıl sonra 1973'te ödül alarak Oscar'a en geç kavuşan yapım oldu.
  5. 26 kezle en çok Oscar kazanan kişi Walt Disney'dir. (Bu gün onun adını hepimiz eğlence sektöründeki aynı adlı şirketten biliyoruz.)
  6. Walt Disney ayrıca tek seferde en çok ödül kazanan kişidir. Disney 1953'te 4 dalda Oscar heykelciğine uzandı.
  7. Oscar kazanan oyuncular içinde siyahların oranı sadece % 3 tür.
  8. En iyi... film/erkek oyuncu/kadın oyuncu/yönetmen/senaryo dalları en önemli 5 dal. Şimdiye kadar bu 5 daldan aynı anda en fazla üçüne ulaşabilen filmler oldu: Hepsi Bir Gecede Oldu (1934), Guguk Kuşu (1975), Kuzuların Sessizliği (1991).
  9. Oscar ödül töreni Kodak Tiyatrosu'ndan önce uzun yıllar Çin Tiyatrosu'nda dağıtılmıştır.
  10. İlk Oscar ödül töreni sadece 5 dakika sürmüştü. 250 izleyicinin katıldığı törenin giriş ücreti 10 dolardı.
  11. Törenlere davetiye ile giriş ilk kez 1941 yılında uygulandı. Bu uygulama Akademi Ödülleri'ne prestij kazandırdı.
  12. Oscar ödül heykelciğini Metro Goldwyn Mayer'in sanat yönetmeni Cedric Gibbons tasarladı ve kendisi de bu tasarladığı heykelciği 11 kez kazandı. (George Stanley heykelciğin altına siyah mermer zemin ekledi.)
  13. Oscar heykelciği 31 santimetre uzunluğunda ve yaklaşık 4 kilo ağırlığında. 24 ayar altınla kaplı heykelciğin asıl değeri 330 dolar. (Ödül sahipleri bu ödülü satamıyorlar [Acaba kim satmak istre ki?] ancak Akademi'ye 1 $ karşılığında satabiliyorlar. Hollywood'un dahi çocuğu Steven Spielberg, Bette Davis ve Clark Bable'in kazandığı Oscarları onların ölümünden sonra mirasçılarından 1 milyon dolar ödeyerek alıp Akademi'ye 1 dolar karşılığında geri vermiştir. [Zoru mu varmış ne?])
  14. Asıl adı Akademi Ödülleri olan ödüle Oscar isminin nerden verildiğine dair çeşitli rivayetler arasında öne çıkan şöyle: Akademi'nin kütüphanesinde görevli Margaret Herrick heykelciği amcası Oscar'a benzetir ve bu basına yansır. Oscar isminin ünlenmesiyle Akademi bu ismi kullanmaya başlar ileriki yıllarda.
  15. Ödülü kimlerin kazandığını törenden önce bilen sadece iki görevli var ve bunlar yemin edip sayım yapmaktadırlar. Belli olmasın diye ödülü kazananların isimlerinin yazılı olduğu zarflardan her aday için bastırılıyor ve daha sonra fazla olanlar yakılarak imha ediliyor.
  16. Her yıl bir kez düzenlenen Oscar Töreni 1930 yılında Nisan ve Kasım aylarında iki kez gerçekleştirildi.
  17. Üst üste iki yıl En İyi Kadın Oyuncu dalında Oscar kazanan Elizabeth Taylor'ın ikinci Oscar'ı kazanmak için ödül verilmesinden kısa bir süre önce Hollywood'a kanser olduğu dedikodusunu yaydığı ve oy verenlerin duygularını sömürdüğü iddia ediliyor.

Komedi Dükkanı

Bir kaç hafta evvel keşfettim Komedi Dükkanı'nı. Daha ilk izlediğim bölümde kaptırdım kendimi ve şimdi tv'de düzenli olarak izlediğim birkaç programdan biri. Önce bilmeyenler için programı kısaca tanıtmakta fayda var: Her hafta bir veya iki ilginç konu seçiliyor ve oyuncular (Tolga Çevik ve Salih Kalyon) konuyla ilgili kıyafetler ve ufak tefek eşyalarla dekorsuz bir sahnede oyunu oynuyor. Hep sesini duyduğumuz fakat bir türlü göremediğimiz yönetmenimiz aslında bir film çekimindeymiş gibi direktifler veriyor (ve hatta bazı yerlerde montajda görsel efekt kullanacağını bile söylüyor :) ve oyuncular buna uymak için elinden geleni yapıyor. Fakat oyuncuları - özellikle de Tolga Çevik'i - bazen oldukça zorlayan yönetmenle oyuncular arasında esprili sürtüşmeler yaşanıyor. Bir de sahnede atmosfere uygun müzik çalan piyanist var ki hemen belirtmeliyim piyanoda yetenekli olduğu gibi iyi de sesi var (bazen kısa aralarda şarkı söylüyor). Program Plato Film Okulu Sinema Salonu'nda gerçek seyirciler karşısında çekilip, TV8'de her cuma saat 20:40'ta banttan yayınlanıyor.
Bu kısa bilgilendirme faslından sonra kendi görüşlerime gelmek istiyorum. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki programın formatı özgün. Her ne kadar FOX'ta yayınlanan Anında Görüntü Show ve Kanal 1'de yayına yeni başlayan Kolay Gelsin programlarının formatına benzer olsa da kesinlikle her ikisinden de çok daha başarılı ve ince fakat önemli çizgilerle diğerlerinden ayrılıyor. Diğerlerinden en önemli farkı daha komik olması. Her üç yapımı da izleme fırsatım oldu. Anında Görüntü Show izlenebilir bir yapım fakat bünyesindeki Şahan'a rağmen Kolay Gelsin'in alması gereken daha çok yol var. Komedi Dükkanı'nın ikinci farkı sadece iki oyuncusunun olması. Takdir edersiniz ki iki kişiyle bunca bölümü, saati doldurmak çok daha yetenek istiyor ve bence Komedi Dükkanı bu işi başarıyor. Bir başka farkı ise oyuncularının yeteneği. Zaten yıllardır başka yapımlarda Tolga Çevik ve Salih Kalyon'u izliyoruz ve her ikisinin de ne kadar tecrübeli ve yetenekli olduklarını biliyoruz.
Komedi Dükkanı'nın en sevdiğim yanı izleyicinin hayal gücüne hitap ediyor olması. Dekorsuz bir sahnede bir bölümde Kaptan Kusto ve Parmak Çocuk denize dalıyor, bir bölümde Noel Baba geyikleriyle gökyüzünde uçup çocuklara hediye dağıtıyor, bir bölümde Vahşi Batı'da kovboyumuz at koşturuyor. Bilindik konulara bambaşka tadların katılıp izleyicileri zaman zaman gülmekten nefes alamaz duruma getiren program yoğun ve yorucu geçirilen bir hafta içinin sonunda deşarj olmak için birebir.
TV8 ekrana özgün programlar katan bir kanal ama bildiğimiz gibi bazı kanallar kadar çok izlenmiyor. İşte bu nedenle Komedi Dükkanı da ne yazık ki yeterince tanınmıyor. Kanal D, atv, Show Tv gibi çok izlenen kanallardan birinde yayınlanıyor olsaydı şu anda en çok izlenen programlardan biri olurdu. Ama inanıyorum ki izleyip beğenen ve arkadaş sohbetlerinde ya da benim gibi bloglarda gönüllü tanıtımını yapanların da yardımıyla kısa sürede hak ettiği yeri bulacak ve TV8'deki dükkanından isteyen herkese ücretsiz komedi dağıtmaya devam edecek.
Komedi Dükkanı'nın veya TV8'in internet sitesinden ayrıntılı bilgi alabilirsiniz.

2007'nin Ünlü Gafları

Ünlü olmak zordur derler hep. Ünlü olmadığım için bunun ne kadar doğru olduğunu bilemiyorum ama bence şöhreti kaldırabilen var, kaldıramayan var. Daha zor olan ise milyonların tanıdığı biriyken canlı yayına katılmak. Ünlünün canlı yayında yapacağı bir hareket ya da söyleyeceği bir söz çok etkili olabilir; hatta binlerce hayranını kaybetmesine bile neden olabilir.
Ünlülerin gafları ise "dilin kemiği yoktur" sözünü hatırlattığı gibi "bilmediğin konuda sus" öğüdünü de aklımıza getiriyor. İşte 2007 yılının gafları:
ATA: VERİCEN Mİ?: Beyaz Show’a konuk olan Ata Demirer, canlı yayında unutulmaz söze imzayı attı. Yayına telefonla bağlanan bir seyirci Ata’ya ‘Kız arkadaşın var mı?’ diye sorunca, Demirer bombayı patlatmıştı: ‘Ne yapıcan, vericen mi?’
BAKİRE DEĞİL RAHİBE: Hayatında ilişkiler yaşadığını anlatmaya çalışan Ebru Elver, “Bakire değilim. Ay rahibe değilim” demişti.
MAZHAR: KAŞAR: 2’nci Beyaz Show kazazedesi ise Mazhar Alanson’du. Seyirciye yaşını soran Beyaz, 41 cevabını aldı. Mazhar, ağzından ‘Kaşaaar’ lafını kaçırdı.
KÜFÜRSÜZ FUTBOL: Maç özeti verilirken rejiyi fırçalayan Yüzde 100 Futbol’un spikeri Güntekin Onay, yayına alındı. ‘Bitir demediniz mi ulan’ diye çıkışan Onay, istifini bozmadan devam etti.
HELİN VE LAİKLİK: Artık köşe yazarlığı yapan Helin Avşar, "Her şeyin laik olmasını istiyorum. Ne Mutlu Türkiye" demişti.
EŞEKOĞLUEŞEK TİGANA: Sanlı Sarıalioğlu, devre arasındaki reklamda Tigana hakkında konuşurken sesi televizyonda duyuldu: Bobo’yu sol açık oynattı eşekoğlueşek.
MUSTAFA MUHABBETİ SEVMEDİ: Okan Bayülgen’in Makina’sında Tayfun Duygulu’nun çok konuşmasına kızan Mustafa Topaloğlu, “Muhabbetin ağzına s..tınız. Ne anlatıyorum, bu ne anlatıyor” dedi.
SERAY’DAN ATATÜRK ‘YORUMU’: ‘Latife ve Fikriye’ adlı tiyatro oyununu değerlendiren Seray Sever, “Atatürk, hem Kurtuluş Savaşı’nı yapmış, hem de iki kadını birden idare etmiş. O bile böyleyse Türk erkekleri ne yapmaz ” demişti.
Kaynak: Akşam Gazetesi

Yerel Yönetimde Son Düzenleme

Bakanlar Kurulu kararı ile Türkiye genelinde yerel yönetimler yeniden yapılandırılacak. Büyük bir ihtimalle mecliste onaylanarak yasalaşacak karar ile nüfusu az olan ilçe ve belde belediyeleri kapatılacak, bazı ilçeler mahalle olacak ve nüfusu fazla olan bazı ilçeler de bölünecek.
Hükümetin daha etkin yerel yönetimlerin oluşturulması için attığı adım neticelenmek üzere. Yeni düzenleme ile nüfusunun az olmasına bağlı olarak devletten aldığı ödenek ve vergi gelirleri az olan; ekonomik zorluk çeken ve dolayısıyla devlete olan borçları her yıl artan küçük belediyeler kapatılacak. Bazıları köy olacak, bazıları ise komşu ilçelerden birinin mahallesi. Ayrıca ilçeden küçük, köyden büyük olan belde belediyelerinin yapısı da gelişen ihtiyaçlara göre yeniden düzenlenecek.
Nüfusu fazla olan Kadıköy ve Gaziosmanpaşa ilçeleri ikişer ilçeye bölünecek. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Kadir Topbaş yeni ilçe sınırlarının belirlendiğini açıklamış. Ama henüz yeni sınırlar hakkında basına yansıyan bir şey yok.
İstanbul'un en önemli ilçelerinden biri olan Eminönü, Fatih'e bağlanacak. Şahsi görüşüm bu adımın yanlış olmasıdır. Çünkü İstanbul'un en önemli tarihi ve turistik bölgesi olan tarihi yarım ada, daha küçük bir coğrafi bölgenin sorumluluğunda olduğu bir ilçe belediyesince yönetilmelidir. (Yani şimdiki halinde kalmalıdır.) Bunun dışında yeni uygulamayı mantıklı ve yerinde buluyorum.
Türkiye genelinde kurulacak yeni ilçeler ise şunlar:
  • Adana’da; Çukurova, Sarıcam
  • Ankara’da; Pursaklar
  • Antalya’da; Aksu, Döşemealtı, Kepez, Konyaaltı, Muratpaşa
  • Diyarbakır’da; Bağlar, Kayapınar, Sur, Yenişehir
  • Kocaeli’nde; Başiskele, Çayırova, Darıca, Dilovası, İzmit ve Kartepe
  • İstanbul’da; Arnavutköy, Ataşehir, Başakşehir, Beylikdüzü, Çekmeköy, Esenyurt, Sancaktepe, Sultangazi
  • İzmir’de; Bayraklı, Karabağlar
  • Mersin’de; Akdeniz, Toroslar, Yenişehir
  • Sakarya’da; Adapazarı, Arifiye, Erenler, Serdivan
  • Samsun’da; Atakum, Canik ve İlkadım
  • Erzurum’da; Palandöken, Yakutiye
  • Eskişehir’de; Odunpazarı, Tepebaşı

Not: Ben Kadıköy'de, Ataşehir'e yakın bir yerde yaşıyorum. Kadıköy; Kadıköy ve Ataşehir diye ikiye ayrılacakmış. Bakalım bizim buraların yönetimi hangisinde kalacak!

Akrep Vuruşu

Çok iyi olmasam da futbol maçlarında çoğunlukla kalecilik yapmışımdır. Pek çok kişi kalecilik yapmayı sevmez; başka mevkiilerde oynamak ister. Ama ben kaleciliğin sanıldığından daha zevkli olduğunu düşünüyorum. Bence amatörce futbol oynayan herkes en azından bir maçlığına kalecilik tecrübesi yaşamalıdır diye düşünüyorum. Kalecilik güzel ama aynı zaman da zordur; çünkü takım gol yediğinde göze en çok batan kalecilerdir. Diğer mevkii oyuncularından biri hata yaparsa bu o kadar önemli sonuçlar doğurmayabilir ama kalecinin bir anlık hatası karşı takıma hediye olabilir.
Yıllar önce tv'de futbol videolarından oluşan bir program izlerken çok ilginç bir kurtarış görmüştüm. Uzun saçlı bir kaleci havaya zıplamış ve baş aşağı duruken topuklarıyla topun kaleye gitmesini engellemişti; üstelik karşıdan gelen sert bir şuttu. Bu kurtarışa hayran olmuştum ama aynısını yapmayı hiçbir zaman denemedim; çünkü çok tehlikeli bir hareket.
Bu kurtarışı bugün bana hatırlatan spor haberleri oldu. İlgili haber sayesinde kalecinin ismini de öğrendim. Bu harika kurtarışı 1995 yılında İngilizlerin ünlü Wembley Stadı'nda gerçekleştiren kişi, Kolombiyalı Rene Higuita imiş. Higuita'nın, büyük bölümünde Atletico Nacional'in formasını giydiği 23 yıllık kariyerinde 37'si penaltıdan 41 gole imza attığını da öğrendim.
Haberin asıl nedeni ise 41 yaşındaki kalecinin ara verdiği futbola geri dönmesi. Doğduğu şehrin 2. ligde top koşturan Deportivo Rionegro adlı takımıyla 1 yıllık sözleşme imzalamış. Bu yaşta aynı kurtarışı yapmasını kimse beklemiyor ama tecrübeli kalecinin yine de iyi iş çıkaracağını düşünüyor ve yeni takımında başarılar diliyorum.
Kalecinin, benzeri olmayan kurtarışı "akrep vuruşu" olarak adlandırılıyor. Bu kurtarışı YouTube videosundan izleyebilirsiniz.

Sawyer Sizi Çağırıyor

Lost hayranlarının büyük bir kısmının hayalidir Lost karakterleriyle birlikte Oceanic 815 kazasından kurtulmak ve dizideki olayların gerçek hayatta bir parçası olmak. Elbette böyle bir şansımız yok ama abc kanalının internet sitesindeki program eğer adada onlarla birlikte olsaydık Sawyer'ın bizim için kullanacağı takma adı öğrenmemizi sağlıyor. Birkaç soruya cevap veriyorsunuz ve dizinin çok sevilen karakterlerinden biri olan ve insanlara isim takmakta üzerine rakip tanımadığım Sawyer'in sizi nasıl çağıracağını öğreniyorsunuz. Bu ilginç programa buradan ulaşabilirsiniz.

En İyi Dizi Hangisi?

İzleyicisini kendisine bağlayan, yapımcılarına da iyi para kazandıran dizilerden en çok izlenen ve tartışılan bir kaçını karşılaştırmaya ne dersiniz? Bir sonraki haftayı, sonraki sezonu merakla bekliyoruz. Sadece izlemekle kalmayıp tartışıyor ve hatta haklarında teoriler üretiyoruz. Bazılarımız bir kaçına birden hasta. Birkaçımız bir araya gelince hangisinin daha iyi olduğunu tartışıyouz. Çoğunlukla ikna olmadığımız gibi ikna da edemiyoruz. Biliyorum bazıları farklı kulvarların dizileri ama herşeyi (oyunculuklar, görsel efektler, senaryo vb.) göz önüne alarak değerlendirdiğinizde sizce hangi dizi en iyisi? Tabi burada tartıştığımız diziler Türk yapımı değil. Açıkca söylüyorum, zaten Amerikan dizilerinden birini ya da bir kaçını takip edenler dönüp de Türk dizilerinin yüzüne bile bakmıyor. Elbette aradan sıyrılıp başarılı olan Türk dizileri de var ama dürüst olmak gerekirse daha çok yol almalıyız. Biliyorum dizi yapımcılarının önünde bütçe engeli var, ülke şartlarımız çok farklı...
Konumuza geri dönersek günümüzün favori dizilerini seçmek için ayrıntılı bir arama yaptım. Hala yayında olan ve Türkiye'de de izlenen dizileri diğerlerinden ayırdım ve şöyle bir liste ortaya çıktı:
Battlestar Galactica, Dexter, Grey's Anatomy, Heroes, House, Lost, Prison Break, The OC, 24.
Bu sezon yayına başlayan dizileri listeye almadım.
Bu listedeki bazı dizileri takip ediyorum, bazılarını biliyorum, "House" dizisini ise ilk kez bu araştırmayı yaparken gördüm. Benim favorim Lost. Ya sizinkisi hangisi? Hem sevdiğiniz diziyi ankette oylayın hem de yorumlarınızla neden favoriniz olduğunu açıklayın. Sıra sizde...

LOST Karakter Bağlantıları 1: Jack

İşte cerrahımız Jack'in diğer karakterlerle bağlantıları:
>Claire: (Par Avion) Jack'in babası Christian Shephard'ın, Claire'in annesiyle yaşadığı gizli ilişkisinden olan gayrı resmi kızıdır. Yani Jack'in üvey kardeşidir. Henüz Jack ve Claire'ın bundan haberi yok.
>Desmond: (Man of Science, Man of Faith) Desmond botla dünya turuna çıkmadan önce stadyum merdivenlerinde koşarak antreman yapmaktadır. Bu sırada spor yapan genç bir doktorla - Dr. Jack Shephard'la - tanışır ve aralarında kısa bir konuşma gerçekleşir. "See you in another life brothe' "
>Hurley: (The Beginning of the End) Açığa çıkmasını istemediği birşeyi Hurley'nin söyleyeceğinden endişe eden Jack, onu Santa Rosa hastanesinde ziyaret eder. Hurley ise hata yaptıklarını ve geri dönmeleri gerektiğini söyler.
>Jin: (White Rabbit) Oceanic 815 uçuşundan hemen önce Sidney'de havaalanında Jack yetkililerle babasının cenazesinin uçakta taşınması konusunda tartışmaktadır. Bu sırada, kuyrukta Jack'in arkasında sabırla bekleyen kişi Jin'dir.
>Kate: (Through the Looking Glass) Los Angeles Havaalanı dışında Jack'le buluşur. Jack, Kate'i adaya geri dönmek için ikna etmeye çalışır. "We have to go back, Kate!"
>Shannon: (Man of Science, Man of Faith & Abandoned) Jack bir trafik kazasında yaralanıp çalıştığı hastaneye getirilen iki kişiden birini kurtarır - kurtardığı bu kadınla, Sarah'la, gelecekte evlenir - , diğeri ise ölür. Ölen adamın adı Adam Rutherford'tur ve Shannon'un babasıdır.
>Ana Lucia (Exodus, Part 1) Oceanic 815 uçuşunu beklerken havaalanı barında vakit geçiren ikili karşılaşır ve kısa bir sohbet geçer aralarında. Bu sohbetten anladığımız kadarıyla bu, ikilinin ilk karşılaşması değildir.
Not.1: Parantez içinde ilgili bölüm ya da bölümlerin adları yazmaktadır.
Not.2: Kaynak abc.com

LOST Karakter Bağlantıları

Lost hayranları için harika bir bölüm artık drt23'te. Karakter Bağlantıları bölümünde kayıp kahramanlarımızın ada dışında aralarında olan, bizim de zamanla flashbackler ve flashforwardlar sayesinde öğrendiğimiz ilişkiler özet halinde verilecek.
Hayli uzun süren Lost maceramızda ölen karakterler olduğu gibi zaman zaman yeni karakterler de diziye dahil oluyor. Geniş oyunca kadrosu zaman zaman aklımızı karıştırıyor. Sitedeki bu bölüm sayesinde hem bilgilerimizi tazeleyeceğiz hem de boş zamanlarımızda da Lost keyfi yaşamaya devam edeceğiz.
Lost Karakter Bağlantıları bölümü ve diğer Lost sürprizleri yakında drt23'te...
Not: Katkılarından dolayı abc.com 'a teşekkürler.

drt23'te LOST Keyfi

Efsane dizi LOST artık daha yakınınızda ve sürekli güncellenen resmi video ve haberlerle. drt23'te her an diziyle ilgili özet veya reklam vidyolarını izleyebilir; en son haberlere ulaşabilir ve yorum yapabilirsiniz. Dahası dizi hakkında drt23'te çıkan haberleri takip ederek, yorumlarınızla katkıda bulunabilirsiniz.

Chelsea - Manchester U. Premier Lig Maçı İstanbul'da!

Başlık oldukça şaşırtıcı ama imkansız değil. Premier Lig ekipleri tam da başlıkta yazdığım haberin gerçeğe dönüşmesi için anlaşmaya varmış durumda. Nasıl mı?
Futbolun nerede doğduğu hep tartışılmıştır. Otoritelerin çoğu futbolun beşiği olarak İngiltere'yi gösterse de başka düşüncede olanlar da var. Futbolun nerede doğduğu tartışılabilir ama bugün en çok ilgi toplayan futbolun İngiltere'de oynandığı su götürmez bir gerçek. Yıldız oyuncuları, çekişmeli karşılaşmaları ve güzel golleriyle İngiltere Premier Ligi kendini izletmeyi beceriyor. Yalnız İngiltere değil dünyanın her yerinden (maçlar 202 ülkede tv'den yayınlanıyor) izlenen lig başlı başına bir marka. Öyle ki büyük kulüpleri bazen Uzak Doğu'da sezon öncesi hazırlık maçları yapıyor ve tribünler hınca hınç doluyor. Hatta bu büyük kulüplerin dünya çapında büyük şehirlerde kulüp mağazaları bile var.
Neyse, Premier Lig'in ne kadar büyük ve kaliteli bir lig olduğunu biliyoruz. Şimdi esas haberimize gelelim. Ligin kulüpleri anlaşmaya vardı, İngiltere Futbol Federasyonu da konuya sıcak bakıyormuş. Alınan karara göre 20 takımlı ligin 38 haftasına ek olarak bir hafta daha maçlar oynanacak. Bu hafta için kurayla dörder takımlı beş grup belirlenecek ve her grupta iki maç oynanacak. Grupların her biri İngiltere dışında belirlenen bir şehirde maçlarını yapacak. Böylece kurayla eşleşen takımların bu bir maçta elde ettikleri puanlar ligde topladıkıları puanlara eklenecek.İlginç bir uygulama ve gerçekleşirse bu futbol adına yeni bir sayfa olacaktır. Belki diğer büyük ligler de bu uygulamaya geçerler; tabi Premier lig kadar ilgi çekerler mi orası ayrı. İlk kez 2010 - 2011 sezonunda uygulamaya girmesi planlanan yeni sistemin önünde iki engel var: FIFA ve İngiliz taraftarlar. FIFA alınacak yeni kararlarla uygulamayı kabul edebilir ancak taraftarları ikna etmek o kadar kolay olmayacaktır. İngiliz taraftarı dünyadaki en iyi taraftar kitlelerinden biridir (geçmişte yaşanan holigan olaylarını bir tarafa itersek) ve her lig maçında tribünleri nasıl doldurduklarını biliyoruz. Ama İngiltere'de iyice sektöre dönüşen futbol tafartarları zorlayacak kadar pahallı hale gelmişken işin içine bir de kendi takımlarını kendi statlarında izleyememe durumu girince ortalık iyice karışacaktır. İlerleyen bir kaç yıl içinde iş ciddi boyuta geldiğinde tepkiler daha belirginleşecektir.
Yazımın sonunda konuyla ilgili ilginç bir örnek vermek istiyorum: Yıl 2012, Premier Lig'de 38 hafta geride kalmış ve Chelsea il Manchester United'in (başlığa istinaden) puanları aynı veya çok yakın ve şampiyonu ekstra hafta (yeni uygulamanın getireceği 39. hafta) belirleyecek ve maç İstanbul'da oynanıyor. (Bir maç daha İstanbul'da ama o, bu kadar önemli değil. Ayrıca İstanbul gibi İngiltere dışındaki dört şehirde daha maçlar oynanıyor.) İki takımın taraftarları ordan kalkıp buraya kadar geliyor (Ben olsam gelmezdim:) ve maçı izliyor. Premier Lig şampiyonu kupasını muhtemelen bizim başbakanımızın elinden alıyor. Şampiyon takımın taraftarları sabaha kadar İstanbul sokaklarında kutlama yapıyor (Biz de davul, zurnayla aralarına katılıyoruz:). Kaybeden takımın taraftaları "Belki birkaç yıl sonra yeniden burada karşılaşırız," diyerek boyunları bükük memleketlerine dönüyor. İlginç, öyle değil mi?

Neden Süper Güç II

Önceki yazıdan devam...
Ekonomi başlığını inceledikten sonra diğer başlıklara değinme sırası geldi. Elbette temel taş olan ekonomi diğer hususları doğrudan etkilediğinden bu diğer başlıklardaki başarının ardındaki ekonomik gücü göz ardı edemeyiz. Ancak maddaler halinde şu şekilde inceleyebiliriz:
1.Amerika Birleşik Devletleri bilimin önemini kavramış, bilime yatırım yapan ve bilimi destekleyen bir politika izlemektedir. Özellikle bilimin öğretildiği üniversiteler sadece öğretimle yetinmez, teorik ve pratik çalışmalarda bulunur. Bu nedenle dünyanın en iyi üniversiteleri ABD'de bulunmaktadır. Yine en çok bilimsel makale bu ülkede yayımlanmaktadır. Üniversitelerle ortak veya kendi bünyesinde araştırma - geliştirme (ar-ge) çalışmaları yapan şirketler hem bilimin gelişmesine katkıda bulunmakta hem de bunu teknik olarak kullanarak ekonomik kazanç sağlamaktadır. Bilime yasalarla destek veren, gerekli yatırımı hem devlet hem de özel sektör bazında sağlayan ülke aynı zamanda beyin gereksinimini de karşılıyor! Yurt dışındaki zeki beyinleri ülkesine çekmekte ne kadar başarılı olduklarını en iyi bilen milletlerden biri de biz değil miyiz?
2.ABD spora da gerekli önemi vermektedir. Şimdi ne alaka diyeceksiniz ama gayet net ki yurttaşları için eğlence ve uğraş kaynağı olan spor aynı zamanda ülke tanıtımı ve turizm açısından da oldukça önemli. Futbolda bir numara Avrupa olsa da diğer pek çok dalda Amerikan üstünlüğü hakim. Öyle ki basketbol deyince akla gelen NBA başlı başına bir sektör. Atletizmin çeşitli dallarında çok başarılı Amerikan sporcular var. Zaten her atletizm oyunlarında özellikle olimpiyatlarda en çok madalya kazanan ülkelerin hep başında gelir ABD. Organizasyonlarda da iddialılar; öyle ki futbolda öne çıkmış bir ülke sayılmasa da 1994 yılında FIFA Dünya Kupası'na ev sahipliği yapmıştır. Olimpiyatlara daha önce dört kez ev sahipliği yapan ülke 2016 yılı için de aday. Formula 1 organizasyonunun bir ayağı da Indianapolis'te gerçekleşmektedir. Başarılar ve organizasyonlara daha niceleri eklenebilir. Ama yukarıdaki birkaç örnek bir fikir oluşturması açısından yeterli.
3.TV, sinema ve müzik gibi araçlarla tüm dünyayı etkilemiş ve kendi popüler kültürünü oluşturmuştur. Öyle ki hepimiz Hollywood filmleri ve Amerikan dizileri izliyoruz. Türkiye'deki pek çok tv programının da orjinal versiyonu Amerikan'dır. Böylece dünya insanları her geçen gün kendi kültürlerinden uzaklaşıp Amerikan kültürüne yaklaşmaktadır. Eğer bir kültür hoşunuz gidiyorsa, onu yaşamak istiyorsanız bu o kültürün doğduğu ülkeye de saygı ve hatta sevgi duymanıza neden olabilir.
4.Amerikanın savunma gücüne de değinmek gerekir. Bahsettiğim ekonomik ve bilimsel gelişmişlik askeri sistemlerin de gelişmesini sağlamaktadır. Bugün tartışmasız en iyi askeri teknoloji Amerika'dadır. Doğal bir sonuç olarak Amerika yalnız kendisine yönelik tehditleri bertaraf etmekle yetinmeyip güçlü ordusula gerektiğinde tüm uluslararası hukuk kurallarını çiğneyip, lehine hareket etmektedir. İşin bu boyutu çok tartışılabilir ama kısaca şunu söylemekte fayda var ki tarih boyunca her süper güç, gücünü kullanıp topraklarını genişletmek, yeni kaynak ve pazarlara ulaşmak için çabalamıştır. Kimse Osmanlı Devleti'nin sadece kendisini savunmak için savaşmakla yetindiğin iddia edemez! Bu diğer süper güçler için de böyledir. Bu yüzden ABD'nin örneğin Irak'ı petrol için işgal etmesi, Osmanlı'nın kaynakları için Mısır'ı topraklarına katmasından çok da farklı değildir. Ama aradaki en önemli fark bunu gerçekleştirirken iki ülke arasındaki insani farktır. Amerikan askerleri, Irak'ta insanlık dışı işler yaparken (işkence, tecavüz...) Osmanlı savaş durumunda da hak ve hukuk kavramından yoksun hareket etmemiştir. Bu konu oldukça uzayabileceği için diğer başlıklar gibi bunu da kısa kesmekte fayda var.
5.Amerika jeolojik olarak avantajlı bir coğrafyada bulumaktadır. Ekonomi başlığında da değindiğim gibi bu taze coğrafya (diğer kıtaların aksine sadece birkaç yüz yıllık) yeraltı ve yer üstü kaynakları bakımından oldukça zengindir. Yani ABD ihtiyaç duyduğu pek çok hammedeyi kendi özkaynaklarından elde edebilmektedir. (Böyle olması dünyanın geri kalanı açısından da iyi. Aksi halde petrol için yaptıklarını buğday, su vb. gibi şeyler için de yapabilirlerdi :) Bunu yanı sıra iki tarafı okyanuslarla çevrili, kuzeyinde Kanada gibi güvenli ve gelişmiş bir ülke bulunan ABD toprakları neredeyse dış tehlikelere kapalı gibidir; topraklarının savunulması kolaydır.
Yazının birinci ve bu ikinci bölümünde genel olarak Amerika Birleşik Devletleri'nin neden günümüzün süper gücü olduğunu özetlemeye çalıştım. Elbette bu konu çok derin ve uzun. Benim anlattıklarım denizin havadan görünüşü gibi. Sadece temel sonuçlar ve nedenler... Denizin içinde neler olduğunu da siz hayal edin (gizli servisler gibi...).
Yazının üçüncü ve son bölümünde dünyanın bir süper güce ihtiyacı olup olmadığına değineceğim.
Devam edecek...

Şampiyonlar Ligi'ne Bakış

Şubat ayına girdik ve her futbol severin bildiği gibi bu ayın sonlarına doğru Şampiyonlar Ligi heyecanı başlar; daha doğrusu kaldığı yerden devam eder. Avrupa'nın ve hatta dünyanın kulüpler bazında en önemli futbol turnuvası olan Şampiyonlar Ligi her yıl olduğu gibi bu yılda Avrupa'nın devlerini karşı karşıya getiriyor. Bu muhteşem futbol şöleninde gruplarından çıkmayı başaran takımlar yollarına devam ediyor. Birbirinden güzel maçların oynanacağı ikinci tur ilk maçları 19 ve 20 Şubat tarihlerinde.
16 devin arasında Fenerbahçe de var. Sarı lacivertli ekibin rakibi son iki yılın uefa kupası sahibi, İspanyol ekibi Sevilla. Bu aşamadan sonra kolay rakip beklemek diye bir şey yok. Bu yüzden Fenerbahçe rakibinin başarılarından ziyade oyun anlayışına odaklanırsa ve takım kendine güvenirse inanıyorum ki FB'yi çeyrek finalde görebiliriz.
Her karşılaşmasının güzel geçmesini umduğumuz ikinci turda Arsenal - Milan, Liverpool - Inter ve Lyon - Manchester maçlarının en çekişmeli maçlar olması kuvvetle muhtemel. Benim çeyrek finale çıkmayı başaracağını düşündüğüm ekipler ise şöyle: Porto, R. Madrid, Chelsea, Liverpool, Barça, Manchester, Fenerbahçe ve Milan. Sizler de favori takımlarınızı yorumlar bölümüne yazabilirsiniz.
Takımlara genel bazda baktıktan sonra yıldız oyunculara bakmakta da fayda var. Her takımda dinamo görevi gören oyuncular var, fakat elbette bazı takımlar yıldızlar topluluğu gibi ve bu takımların kupaya giden yolda önleri daha açık. Yine de top yuvarlak; dolayısıyla ne olacağı belli olmaz. Zaten futbolu güzel yapan da bu belirsizlik değil mi? Bir aksilik (sakatlık gibi...) çıkmazsa ikinci tura damgasını vuracak üç isim bence şöyle: Christiano Ronaldo (Man. Utd.), Lionel Messi (Barça) ve Anelka (Chelsea).
Bol gollü ve çekişmeli, heyecan dolu bir tur izleme temennimle yazıma nokta koyuyorum. İyi ki varsın futbol :)


Milyon Dolarlık "s"

İnternet kısa sürede dünyayı sarıp sarmalamayı başardı ve içinde bulunduğumuz döneme "Teknoloji Çağı" diyebilmemizde önemli bir paya sahip. Özellikle iş dünyası pazarlama ve reklam alanlarında internetin ne kadar etkili olabileceğini keşfettikten sonra büyüğünden küçüğüne her şirket kendi adına web sayfası açar oldu. Gerçekten de oturduğumuz yerden, bir kaç tıkla sayısız ürün ve hizmete ulaşabilmek hepimiz için kolay ve güzel. Bu nedenle her geçen gün internet üzerinden gerçekleşen iş hacmi artıyor ve şirketler çağı yakalayıp bu büyük pastadan pay alabilmek için birbirleriyle yarışıyorlar. Hem daha kullanışlı hem daha cazibeli siteler kurup insanların dikkatlerini çekmeye çalışıyorlar.Ancak sadece iyi bir site hazırlamak yeterli olmuyor. Şirketin adını, ürünü, markayı en iyi şekilde lanse edebilecek, akılda tutulabilir, arama motorlarında ön sıralara çıkabilecek bir web adresine sahip olmak çok önemli. Böyle bir adres ismi bulmak kolay olabilir ama ya bu adres zaten başkası tarafından kullanılıyorsa?
İşte o zaman pamuk eller ceplere uzanmalı. Reddedilemez bir teklifle site ismini satın alabilirsiniz. Yakın zamanda böyle bir satın alma olayı oldu. İngiliz seyahat şirketinin şikayeti Google'de arama yapıldığında ikinci sırada çıkmaktı. Birinci sıradaki isim bir Alman seyahat şirketine aitti ve adresteki tek fark bir "s" harfiydi. İngiliz şirket 560 bin sterlin ( yaklaşık 1,3 milyon YTL) ödeyerek "cruises.co.uk" adresini satın aldı. Şirketin önceki adresi "cruise.co.uk" idi. Yani şirket tek bir "s" harfi için servet ödedi. Ne diyelim, hayırlı olsun!

Neden Süper Güç I

Neden süper güç? Aslında bu soruyu iki anlamda sorabiliriz: Birincisi, neden Amerika Birleşik Devletleri günümüzün süper gücü? İkincisi, dünyanın diğerlerinden daha güçlü, bir süper güç devlete ihtiyacı var mı? İlk sorudan başlarsak konuyu daha iyi kavrayabiliriz. Öncelikle şunu söylemek gerekir ki tarih boyunca dünyaya yön veren, bilim ve teknolojinin öncülüğünde her alanda etkili olmuş, diğer devletlerden daha üstün ülkeler olmuştur. Zaman zaman "süper güç" unvanı el değiştirmiştir ve işte bu dönemlerde süper güçlü ülkeleri "şudur" diye göstermek zor olsa da genelde her dönemde böyle bir ülkeyi göstermek mümkündür. Tarih bilgim pek iyi sayılmaz ama bir zamanlar Mısır, Yunan, Roma, Osmanlı ve İngiltere uygarlıklarının çağdaşlarından açık ara önde olduğunu ve dönemlerine yön verdiğini söyleyebilirim. Son sırada, yani günümüzde dünyanın bir numaralı ülkesi Birleşik Devletler. Ama pek çok uzman (siyasetçi, stratejist vb.) yakın zamanda güç odağının ABD'den Avrupa Birliği ve Çin'e (özellikle Çin'e) kayacağı görüşünde. Gel gelelim neden günümüzün süper gücü ABD. Aslında hepimizin bildiği gibi dünya paranın etrafında dönüyor. Bu nedenle bir ülkenin en hassas noktası ekonomisidir. Amerika 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yy'ın başlarında ekonomik anlamda kendi içine kapanmıştır. Yani kendi öz kaynaklarını kullanarak üretime odaklanmıştır. Zaten dünyaca ünlü Amerikan markalarının önemli bir bölümü bu dönemlerde ortaya çıkmıştır. Dahası bu dönemlerde yine pek çok buluş yapılmış ve uygulamaya geçilmiştir. İşin ekonomi faslı ayrıntılı ve uzun olduğundan bu konuyu açmak bir daha toparlayamamama neden olacağından ekonomiyle ilgili bir kaç ara başlığı kısaca belirteceğim:
1.Kuzey Amerika kıtası yer altı ve yer üstü kaynakları bakımından oldukça zengindir.
2.ABD'de ekonomi akıllıca yönetilmiştir. (Bu, bu işi bilenlerin iş başında olduğu demektir.)
3.Kaynaklar verimli kullanılmıştır.
4.İç piyasada devletin kontrolü hakim olmuştur. Belki de bunun en güzel örneği vergi toplama başarısıdır.
5.Rekabetçi Amerikan piyasasında öne çıkmaya çalışırken gelişen, güçlenen her marka aynı zamanda dünya genelinde mücadele edebilecek kapasiteye ulaşmıştır.
6.Amerika kendisini, markalarını ve kültrünü en iyi bir şekilde pazarlamayı başararak tüm dünyayı kendisi için dev bir pazara dönüştürmüştür.
7.Yalnız endüstri ve sanayide değil finans ve bankacılıkta da etkin olmayı başararak dünyadaki para akışında önemli söz sahiplerinden biri olmayı başarmıştır.
Daha başka madddeler yazmak mümkün olsa da konuyu daha fazla dağıtmamakta fayda var. Ekonomi başlığını inceledikten sonra diğer başlıklara değinme sırası geldi.
Devam edecek...

Geleceğe Dönüş CNBC-e'de

Bilim kurgu deyince aklıma ilk gelen film Geleceğe Dönüş serisidir. İlk bölümü 1985 yılında çekilen seri özellikle o yıllar için oldukça etkileyici görsel efektlere sahip. Ama izleyicisini sinemada yayınlandığı yıllarda etkilediği gibi bu günde etkilemeyi başaran sadece görsel efektler değil aynı zamanda oyuncuların muhteşem performanslarıdır. Baş rollerdeki Michael J. Fox ve Christopher Lloyd'un yanı sıra diğer aktörler de her üç filmde de işlerini iyi yapmışlar.Zaman yolculuğunu konu alan film şaşırtıcı ve akıllıca yazılmış senaryosuyla benzerlerinden ayrılıyor. Ben filmi tv'de izleyebildim (ilk film beyaz perdedeyken ben portakal kabuğunda vitamindim:); izledim dediğim her bölümü en az on kez izlemişimdir. O kadar güzel ve derin bir hikayesi var ki hem her seferinde yeni bir ayrıntıyı keşfettim hem de sıkılmadım. Şimdi tv'de verseler yine izlerim. Nitekim tam da dediğim gibi Türk televizyonlarında pek çok kanalda sayısız defa yayınlanan üçleme yeniden ekranlarda. Şimdiye kadar bir kaç farklı seslendirme ile izleme fırsatı bulduğumuz seriyi şimdi orijinal dilinde, Türkçe alt yazıyla izleyebileceğiz. CNBC-e'de ilki 7 Şubat'ta yayınlanacak serinin diğer bölümleri de birer hafta arayla ekranlara gelecek.Hakkında belgesel hazırlanan, fan siteleri kurulan dünyaca ünlü Geleceğe Dönüş (Back To The Future) serisini kaçırmamalısınız. Daha önce hiç izlemeyenlere şiddetle tavsiye ediyorum. Daha önce bir kez bile izleme şansına sahip olanlar ise bu haberi aldıktan sonra zaten izleyeceklerdir. Ayrıntılı bilgi için http://www.cnbce.com/filmler.asp?GroupID=12

Lost Döndü

Ülkemizde ve dünyada çok sayıda izleyicisi olan Lost dördüncü sezonuyla ekranlara geri döndü. Şaşırtıcı üçüncü sezon finalinin ardından uzun süre izleyicilerini bekleten dizinin 31 Aralık gecesi Birleşik Devletler'de "The Beginning of The End" (Sonun Başlangıcı) adlı bölümü yayınlandı.
Üçüncü sezon finalinde kahramanlarımız Naomi adlı paraşütçü kadının adaya inmesinden sonra telsiz ile kurtarma ekibine (!) ulaşmayı başarmıştı. Aylar süren bekleyiş sırasında tıpkı diziyle ilgili diğer pek çok konuda olduğu gibi adaya gelmekte olan ekip hakkında da çeşitli teoriler ortaya atılmıştı. Jack önderliğindeki ada halkı kurtulmaya yaklaşmış mıydı; yoksa Ben ve John'un adaya gelmesini istemediği ekip ada ve kayıplar için gerçekten de bir tehlike miydi? Yeni sezon başlamadan önce abc'de (dizinin ABD'de yayınlandığı kanalda) verilen promolarda adaya ulaşan ekipten birinin adadaki esas görevlerinin kayıpları kurtarmak olmadığını söylemesi ve yeni sezonun ilk bölümünde izlediğimiz flashforwardlar aklımızı iyice karıştırdı. Fakat ben dahil tüm Lost hayranlarının diziye bağlanmasındaki önemli faktörlerden biri de senaristlerin bizleri hep merakta bırakması. Bu nedenle dizide karşılaştığımız yeni sorular (her ne kadar cevaplanması gereken sorular gerek sayı gerekse de nitelik itibariyle izleyicileri kaygılandırmaya ve bazı izleyicileri de diziden soğutmaya başlamış olsa da) bizleri diziye biraz daha bağlamakta.
Lost 4. sezon Türkiye'de henüz yayınlanmadığı için (DiziMax'te 27 Şubat'ta yayınlanmaya başlanacak) 04x01 hakkında spoiler niteliğindeki olaylara değinmiyorum. Ama yeni sezonun öncekileri aratmayacağını ve bekleyişimize değdiğini söyleyebilirim.

DRT23 Hakkında


İnsan bazen biriyle konuşmak ister. Bazense sadece konuşmak ister. Kiminle konuştuğu önemli değildir. Kimseyle veya herkesle konuşuyor olabilir. Önemli olan bahsetmek istediklerini ifade etmesidir. Bazen herkese, bazen sadece kendisine. Bazen konuşur, bazen susar, kimi zaman da yazar. Yazmak biraz daha özgürlük hissi bakımından güçlüdür. Çünkü hedef kitlen yoktur; ya da olmamalıdır. Sen yazarsın, herkes okur ya da kimse okumaz. Bir de biraz daha güçlüdür yazı. Atalarımızın dediği gibi "söz uçar, yazı kalır" ne de olsa.
 
Çoğu zaman hedeflerimiz vardır. Yarın için, yıllar sonrası için... Ama genelde bir hedef olmadan çıkılan yolculuklar daha heyecanlıdır. Beklenti olmayınca, yaşanan her şey değerli bir tecrübeye dönüşür. Zaten hayatımızı belirleyen de ne yaşadığımızdan ziyade, onu nasıl algıladığımızdır. Beklentisiz çıkılan yolculuk algıyı açar ve gelecek olanı kucaklar.
 
Ben de bir beklentim olmadan çıktım blog yazma macerama. Hem de kimin ya da kaç kişinin okuyacağı da pek umurumda değildi. Önemli olan bahsetmekti. Önemli olan zamana düşmekti notları.
 
DRT23'te bahsettiğim ve bahsedeceğim böylesi notları okuyabilirsiniz. Siz de bir şeylerden bahsetmek isterseniz, yorum kutumuz her zaman açık :) Keyifli okumalar!
 
Blog - DRT23
 
DRT23 ücretsiz bir blog altyapısı olan Blogger temellidir. Sitenin mühendisliği Google tarafından desteklenirken mimarisi Kang Ismet tarafından hazırlanmış (ve tarafımca modifiye edilmiş olan) Zikazev temasıdır. Site okumak ve yorumlarını yazmak isteyen herkese açık. Dahası, isterseniz başkalarıyla da paylaşabilirsiniz. Bir yazıyı kopyalayıp başka bir yerde yayınlayacak iseniz, linki de kopyalamayı ya da en azından kaynağı belirten bir not düşmeyi unutmayın.
 
2008 yılının Şubat ayında yayına başlayan DRT23'ün adı "Destiny-Reality-Time-23" anlamına gelir. Hep sorgulanan ve asla tam olarak anlaşılamayan ve belki de bu yüzden hep gizemli bir güzelliğe sahip olan kader, gerçeklik ve zaman gibi kavramların yanına benzer bir gizeme sahip olan enteresan bir sayıyı, 23'ü getirir. Yine de blogda yazılan, paylaşılan şeylerin çoğunluğu pek de öyle gizemli veya büyülü değildir :)
 
Yazar - Gürkan Mollaoğlu
 
Kendisini anlatmayı pek sevmez; belki de kendisini hala tam tanımadığı için. Ama önemli değildir çünkü tamamen bilinen şeyler onu sıkar. Tutkusu keşfetmek ve her zaman yeni şeyler öğrenmektir. Bu yüzden bilime yönelmiştir. Moleküler biyoloji ve genetik alanında lisans (İstanbul Üniversitesi) ve yüksek lisansını (Koç Üniversitesi) tamamladıktan sonra rotasını ABD'ye çevirmiştir. Onkoloji alanında doktora eğitimi ve araştırmalarını (Utah Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Huntsman Kanser Enstitüsü) sürdürmektedir. İlk günlerdeki heyecan ve gayretten yoksun olduğunu itiraf etse de fırsat buldukça bloğuyla ilgilenmeye devam etmektedir.
Copyright © 2008 - 2014