Kendi Çölünde Kaybolanların Hikayesi

 
 
- İsmail Abi!
- Huopp...
- Ne yaptın?
 
"4, 8, 15, 16, 23, 42." Aksakallı dede, Mecnun ile çölde ilk karşılaştığında bu sayıları tekrarlıyordu. O anda işkillenmeye başlamıştım. Bu dizide farklı birşeyler vardı. Bunu zamanla daha iyi anlayacaktım. Geç de olsa merakla başlayan Leyla ile Mecnun seyrim unutulmaz bir maceraya dönüşecekti.
 
Çok fazla dizi izlemedim. Başından sonuna izlediğim çok az dizi olmuştur. Leyla ile Mecnun'u yayında olduğu zamanlar kanal zaplarken görmüştüm bir iki defa. Yalnız gördüğüm sahnelere pek bir anlam verememiştim. Çevremde pek konuşulduğunu da hatırlamıyorum. Nedense yayından kaldırıldığına dair çıkan haberler bir süre epey konuşulmuştu. Tabi bu durum beni o zaman pek ilgilendirmiyordu. Sonra bir gün tesadüf eseri Leyle ile Mecnun'un tekrarlarına denk geldim. Dikkatimi çekti ve bir süre izledim. O kısa sürede hakkında hiçbir şey bilmediğim hikayesine rağmen epey güldüm. Ama ne izlediğimi henüz bilmiyordum. Sonra işim olduğu için bırakmam gerekti ama dizinin adına bakmayı ihmal etmedim: "Leyla ile Mecnun."
 
İleriki bir dönemde zamanım olduğunda internetten izlemeye başladım Leyle ile Mecnun'u. Aslında, önceden denk geldiğim bölüm ilk bölümüymüş zaten. Ve ilk karşılaştığımda beni çeken şeyi tüm bölüm boyunca hissettim. Sonra zaten bölümleri ardı ardına izlerken buldum kendimi.
 
Ben bu oyunu bozarım!
 
Bazı şeyleri açıklamak çok zordur. Sanırım bu diziyi açıklamak da öyle. Belki de o yüzden "absürd" diye tanımlamak uygun bulunmuştu. Çünkü Leyla ile Mecnun'u kalıplara sığdırmak epey zor. Komedi dizisi desem yüzde ellisini yakalamış olurum belki. Gerisi ise birçok şeyin karışımı. Hayat gibi...
 
Gidelim ağızlarını burunlarını kıralım...
 
Hiç şüphesiz dizinin en temel ögesi ve farklılığı senaryosu. Bu vesile ile yazarı Burak Aksak'ı anmak istiyorum. Yeri geldi gülmekten çenem yoruldu, yeri geldi gözlerim buğulandı. Bazen geleceğe gittik, bazen Mecnun'un rüyalarında dolaştık. Bazen aşk, bazen dostluktu öne çıkan. Ama her daim insanı içine çeken bir samimiyet ve hayal gücü vardı. Bir yerden sonra sanki diziyi izlemiyordum. Sanki tüm bu gerçeküstülülük bir yerlerde, belki de Kireçburnu'nda yaşanıyordu ve ben de tanıklık ediyordum.
 
Çay Erdal Bakkal'da içilir.
 
Mecnun'un Mecnun oluşunu ve Leyla'sı için çöllere düşüşünü izledik. Aksakallı dedenin kendine özgü yöntemleriyle Mecnun'a yol gösterişini seyrettik. Ama bu sadece bir aşk hikayesi değildi. Kireçburnu çakalları toplandığında anlardık yine olaylar olaylar... Ama plan yapmaya başlamak hep zor oldu. Çünkü ekip toplandığında başlayan geyik bitmek bilmezdi. Yine de Nurten'inden izin koparıp diğerlerinin peşinden koşan Şimbilli gibi koştuk her maceraya. Uzaylılar, zaman yolculukları, klonlama, mafya, masallar, efsaneler... Hep bambaşka birşeyin içinde bulduk kendimizi.
 
Ben öyle bir insan mıyım?
 
Kurgu hep üst düzeydeydi. Türk yapımlarından pek aşina olmadığmız bir düzey. Hep arka planda Aksakallı ile Karabasan'ın mücadelesi vardı. Herşey birbiri ile bağlantılıydı. Onlarca bölüm evvel dikkatimizi çekmeyen bir detay ileriki bir bölümde yeniden karşımıza çıkıp önem kazanabiliyordu. Metaforlar taşıdı hikayeyi bazen. Selam duruşları büyük yapıtlara, eleştiri gerçek hayatta olanlara...
 
Senin ağzından çıkanla kulağının duyduğunun tuttuğunu ben daha hiç görmedim.
 
Evde hep aynı hırkayı giymek gibi, başaldığın çekirdek çitlemeyi bir türlü bırakamamak gibi, annenin bağladığı poşeti bir türlü açamamak gibi aynada gördük kendimizi. Daha nice detaylarda herşey o kadar gerçekçi yansıyordu ki "absürd" sıfatı kopuk olan diğer tüm dizilere daha bir uyuyordu sanki. Mahallede toplanıp çay içmenin samimiyetinde bulduk kendimizi. Ve zaten İsmail Abi'nin dediği gibi hayatta herşeyi sallamalı ama çayı demlemeliydi insan...
 
Nurten'in Almanya'daki yeğeni
 
Hiç şüphesiz oyuncuların her birini tek tek alkılaşmak gerekli. Öyle karakterler vardı ki, bunları oynamak yetmezdi. Bu yüzden usta oyuncular kamera karşısında oynamak yerine o karakterlere dönüştüler adeta. Alternatif bir evrenin Kireçburnu'nda Mecnun'un, Yavuz ve İsmail Abi ile sahilde simit yemekte olduğuna ikna olduk.
 
Sarı bıyık ve kaleci saçlı adam
 
Leyla ile Mecnun'u "absürd komedi"den daha iyi tarif edebilecek sıfat belki de "orijinal yansıma" olabilir. Hayatı farklı bir açıdan ve komik bir üslupla yansıttı ve bunu gayet kendine has ve farklı bir yaklaşımla başardı. Hikayenin işlenişi de, karakterleri de, tarzı da oldukça farklıydı bu dizinin. Bu nedenle çok fazla bir kesime hitap edemedi ve birçok sığ dizinin kolaylıkla aldığı reytingleri alamadı. Yine de sevenleri gerçekten sevdi ve bağlandı. Bu sayede en azından sosyal medyada ses getirmeyi başardı. IMDB'de tüm zamanların en yüksek puanlı dizileri arasına girdi.
 
İsmail'e yine kapının önü gözüktü!
 
Her sezon finali farklı bir düzeydeydi. Duyguları yoğunlaştıran ve bitişte çalan özgün müzikleriyle boşaltan bölümlerdi. Üçüncü sezon finali dizinin yayından kaldırılacağı biliniyormuş gibi gerçek bir final havasındaydı. Sonrasında öğrendik ki devam etse imiş, final epey sarsıcı olacakmış.
 
Ama yine de sarsıldık. En azından ben. Bittiğinde öncesine göre daha bir yalnız kalmış hissettim. Artık Erdal Bakkal'da sabah kahvaltısı olmayacaktı. Artık Yavuz şiir okumayacaktı sahildeki bankta. İskender Baba yokuştan aşağı araba vurdurmayacaktı. Mecnun mu Çınar gözlerini kısıp maceraya atılmayacaktı. İsmail Abi'nin genleri laps diye kahkahaya boğmayacaktı.
 
Leyla ile Mecnun bitmişti. "Ama bana böyle bir bilgi gelmedi, kimse bana biteceğini söylemedi," demek istedim Erdal Bakkal edasıyla. Diyemedim...
 
El sallıyorum şimdi. Kireçburnu sahilinde olmasam da, İsmail Abi'nin o umudu ve naifliğiyle... Ve bekliyorum, asla geri dönmeyecek o gemiyi!


Yeni Alf Filmi


80'li yıllarda yaşayıp da Alf'i bilmeyen yoktur. Ben de seksenlerin sonunda doğmuş olsam da önce TRT'de ve ileriki yıllarda Kanal D'de yayınlanan bu efsanevi diziyi izleme şansına erişenlerdenim. Dizi sıcak atmosferi, ince esprileri ve yer yer felsefi mesajlarıyla; başarılı oyuncuları ve tabi ki sevimli uzaylısıyla oldukça başarılı bir yapımdı ve tüm dünyada yayınlandığı yıllarda bir fenomen olmuştu. Bugün hala Alf hayranlarının kurduğu internet siteleri ve yaptıkları aktiviteler bu unutulmaz dizinin gönüllerde nasıl bir yer edindiğinin göstergesi.

Ben de geçtiğimiz kış aylarında tüm Alf dizisini (4 sezon ve 102 bölüm) YouTube üzerinden yeniden izledim. Şunu belirtmeliyim ki çocukken güldüğünüzden daha fazlasına gülüyorsunuz çünkü akıl dolu esprilerin bir kısmını muhtemelen o yaşlarda anlamamıştık. Ayrıca o zamanlarda böyle bir kuklanın - Kukla demeye dilim varmıyor! - nasıl yapıldığına şaşırıp yeniden takdir ettim. Çünkü jest ve mimikleriyle o kadar gerçekçi ki insan kukla olduğunu düşünmek istemiyor.

Ancak Alf'in son bölümü biraz hüzünlüdür; çünkü Alf, Melmac gezegeninin patlamasından sonra hayatta kalan diğer arkadaşları tarafından bir uzay gemisiyle Dünya'dan alınacaktır. Zor da olsa Tanner ailesi ile vedalaşır ama Dünya'dan ayrılamadan devlet yetkililerince yakalanır. 102 bölümlük efsanevi dizi böyle ucu açık biter çünkü yayıncı kanal son anda diziyi iyi giden reytinglerine rağmen başka bir diziye - muhtemelen hiçbirimizin bilmediği, önemsiz bir dizi - yer açmak için iptal eder ve yapımcılar maceraya bir sinema filmi ile son vermeyi kararlaştırır. Ne yazık ki dizi bittikten 4 yıl sonra ortaya çıkan ürün ("Proje: Alf", 1994) bir hayal kırıklığı oluyor. Ben de filmi indirmeme rağmen olumsuz eleştirilerden dolayı izlemeye hala yanaşamadım.

Neyse ki güzel haber birkaç gün önce duyuldu: Alf yeniden beyazperdeye geliyor! Sony Pictures Animation gerekli anlaşmaları yapmış ve Jordan Kenner'i yapımcı olarak atamış. Orijinal serinin yapımcısı ve Alf karakterinin üreten, yöneten ve orijinalinde seslendiren Paul Fusco da projede yer alacak. Ancak henüz senaryo ya da oyuncular belli değil. Dolayısıyla filmin çıkış tarihi de belli değil.

Kedi-sever (!) Alf, evin kedisi Şanslı'yı hipnotize ederken
Duyarlar mı bilmem ama yapımcılara nacizane birkaç tavsiyem var: Bence kesinlikle bilgisayar animasyonundan uzak durulmalı ve Alf karakteri tamamen mekatronik olmalı. Senaryoya gelirsek; ilk sinema filminde Alf'in devletten kaçmayı başardığını biliyoruz. Bence arada geçen zamanda Alf'in uzaylı arkadaşlarıyla yeni bir gezegeni yurt edinmeye çalışması fakat Alf'in Dünyalı dostlarını özlemesi girişinden sonra Alf Dünya'ya geri dönebilir - en azından ziyaret maksatlı. Bu vesileyle dizideki karakterler de filmde rol alabilir. Sonrasını da yazardım ama Sony beni yazar olarak kiralasın diye yazmıyorum :) En önemlisi Alf'in karakter özellikleri ve espri anlayışı orijinale sadık kalınarak yazılmalı. Yoksa başka bir Melmaclinin filmini izliyormuş gibi oluruz.

Yazımı sonlandırırken bir saygı duruşu olarak, Alf'e eşsiz yorumuyla Türkçe ses veren usta tiyatrocu Müşfik Kenter'i saygı ve rahmetle anıyorum. Keşke yeni filmi de onun sesiyle izleme şansına sahip olsaydık. Allah rahmet eylesin.

Lost Comic-Con 2011 Videosu


Blogu az çok takip edenler ve beni tanıyanlar Lost dizisinin hayranlarından biri olduğumu bilirler. Her ne kadar final bölümünden sonra izleyiciyi iki safa - "Ne süper diziydi be!" diyenler ve "Vaktimizi heba etmişler!" diyenler - bölmeyi başarmış olsa da birçokları için unutulmaz bir bağımlılık gibidir. Sona ermesinden aylar sonra bile ansızın özlemle hatırlanır ve "Bir daha da böyle bir dizi yapılamaz," dedirtir.

Her neyse... Ben işte yine böyle bir yâd anında internette biraz Lost'la ilgili sayfaları gezdim. Rast geldiğim bir videoyu, birkaç resmi paylaşmak istiyorum. Yazının başındaki resim, Lost'un yapımcılarından J.J. Abrams'ın Steven Spielberg'le yaptığı bilim kurgu film Süper 8'in afişi. Bu filmi arkadaşlarımla sinemada seyretmiştim ve her ne kadar herkesi aynı ölçüde tatmin etmemiş olsa da - herkesten kastım genel; arkadaşlarımın hepsi beğenmişti - izlenmeye değer bir film ve farklı bir tat olduğunu söyleyebilirim ve bu nedenle tavsiye ederim. Neyse, konu filmin kendisi değil. Dikkatli birileri afişin içine tabir-i caizse gömülmüş "Lost" yazısını fark etmişler. Kırmızı okla resimde gösteriliyor.

Bu ilginç detaydan sonra bir afiş daha paylaşayım. Dizinin final bölümü için hazırlanmış ve unutulmaz repliklerden bazıları yer alıyor. Benim unutamadığım ikisi şans eseri ilk ve son sıralarda yer alıyor: "We have to go back, Kate," ve "I looked into the eye of the Island, and what I saw was beautiful."

Yukarıdaki afişte de yer alan "They come. They fight. They destroy. They corrupt. It always ends the same." repliği bize ilk kez Jacob ve Black Smoke'u tanıttıkları sahnede geçmişti. Yukarıdaki video San Diego, ABD'de her yıl düzenlenen çizgi roman fuarı Comic-Con'da bu yıl gösterilen Lost videosu. Videoda Jack ile John Locke arasında geçen kaderle ilgili konuşma sahnesi yer alıyor. Bu sahneyi zaten dizide izlemiştik. Üstüne onları gözetleyip kendi aralarında biraz da esprili bir dille tartışan Jacob ve Black Smoke'u eklemişler. Aralarındaki konuşmadan bir kez daha anlaşılıyor ki zaman ve olaylar tekrarlıyor ve Jacob ile kardeşi Black Smoke aslında olacak olanları yukarıda afişte yer aldığını söylediğim ve Black Smoke'a ait "...It always ends the same," repliğinde de belirtildiği gibi biliyordu.

Superman: Man of Steel

Süper kahramanların en süperi, çelik adam Superman yeniden beyazperdeye aktarılıyor. 1930'larda çizgi roman karakteri olarak ortaya çıkan Superman, o günden bugüne birçok kez diziler, filmler ve animeler aracılığıyla sevenleriyle buluştu. Ancak Superman'in tüm dünyada tanınmasında büyük önemi olan sinema film serisi başrolünde Christopher Reeve'nin oynadığı ve Richard Donner'ın yönetmenliğini yaptığı seriydi. Son bölümü 1987'de çekildikten uzun süre sonra 2006'da Superman Returns filmi ile yeniden sinemada yer bulan Superman, teknolojik avantajlara rağmen istenen başarıyı yakalayamadı. Son filmdeki başarısızlığa rağmen, şimdi Warner Bros. efsaneyi yüz üstü bırakmıyor ve yeni bir ekiple Superman'i yeniden sinema salonlarına döndürüyor.

Bence yeni serinin teminatı senaryosu olacak ve Warner Bros. bu işi çok yetenekli iki ismin ellerine teslim etmiş durumdu. Hikayeyi son zamanların dahi yazar ve yönetmeni Christopher Nolan ile David Goyer yazıyor. Nolan'ı büyük başarılara imza attığı Prestij (The Prestige), yeni Batman serisi (Batman Begins ve The Dark Knight) ve Başlangıç (Inception) filmleriyle, Goyer'i ise Gizemli Şehir (Dark City) ve yine Kara Şövalye (The Dark Knight) filmlerinden tanıyoruz. Batman'i 3. sınıf Hollywood film serisi olmaktan çıkarıp efsaneleştiren Nolan'dan aynı başarıyı Superman için de göstermesini bekliyorum.

Yeni filmin yapımcıları Charles Roven, Emma Thomas, Christopher Nolan ve Deborah Snyder; yönetmeni ise Zack Snyder. Synder'in öne çıkan eserleri ise 300 Spartalı (300) ve Watchmen.

Yeni filmde çelik adamı canlandıracak aktör ise Henry Cavill. Daha önce Alacakaranlık serisindeki Edward, yeni Batman serisinde Batman rolünü ve Bond serisinde James Bond karakterlerini kaptıran Cavill, yeni Superman filmi ile kariyerindeki bu talihsizliği aşıyor. Cavill'in rol aldığı önemli yapımlar ise Yıldız Tozu (Stardust), Monte Cristo (The Count of Monte Cristo) filmleri ve The Tudors televizyon dizisi.

IMDb'de yer alan bilgiye göre yeni filmin adı Superman: Man of Steel olacak ve Warner Bros.'un açıklamasına göre de film Aralık 2012'de gösterime girecek.

Lost'a Alternatif Final!

Bir Lost paylaşımı daha! Finaliyle çok tartışılan Lost için alternatif bir son hazırlamış How It Should Have Ended adlı site (http://www.howitshouldhaveended.com/). Bu kısa, fakat oldukça eğlenceli videoda Lost'un finali tiye alınmış.



Özellikle seslendirme ve finaldeki kutup ayısı çok güzel olmuş.

Not-1: www.howitshouldhaveended.com sitesini tavsiye ederim. Inception, Avatar, Saw gibi bir çok popüler film için hazırladıkları alternatif sonları keyifle izleyebilirsiniz.

Not-2: Bu videoya 22dakika'da rastladım. Henüz keşfetmemiş olanlar için tavsiye edilesice bir dizi sitesidir.

Lost - The New Man In Charge


Lost finalinden sonra çok konuşulmuş ve tartışılmıştı. Bazı izleyiciler finalden memnun iken bazıları hiç de tatmin olmamıştı. Aslında esas soruların cevapları verilmiş olsa da bazı sorular cevapsız kalmıştı. Bunun farkında olan yapımcılar, son sezon DVD setinde 12 dakikalık ek bir video olacağını ve burada bazı soruların cevap bulacağını açıklamışlardı. Biraz geç de olsa bu ek video hakkında kısaca yazmak istedim.

Video kısa ama internetten bulmak biraz zor oldu. Anladığım kadarıyla yayın haklarından dolayı video sitelerinin çoğundan kaldırılmış olsa da bazılarında hala mevcut. Bu haklara riayet etmek bakımından burada bir link paylaşmıyorum.

Ek bölümün adı "The New Man In Charge"; yani "Görevdeki Yeni Adam". Görev elbette adanın koruyucusu olmak ve görevdeki adam Jack'ten bu görevi devralan Hurley. Bu bölümde de Hurley'nin yardımcısı ("2 numara") Benjamin'i adaya Dharma etiketli yardım paketlerini göndermekle görevli iki kişiyle sohbet ederken izliyoruz. Burada Linus, alışık olduğumuz Dharma oryantasyon filmlerinden birini iki görevliyle birlikte izliyor ve kutup ayıları, 23 numaralı oda, hamilelerin ölü doğum yapması gibi soruların yanıtlarını da bu oryantasyon filminden öğreniyoruz. Sonra akıl hastanesinde eski dostumuz Walt'u ziyarete gidiyor Ben ve Walt'un özel çocuk olması ile ilgili kısa bir sohbeti izliyoruz. Dharma minibüsünde Hurley'nin Walt'a "sana ihtiyacımız var" gibisinden söylevi ve Ben'in Walt'a "baban ölü olabilir ama hala konuşabilirsin" demesinden ben şöyle bir sonuç çıkardım: Michael yeni kötü olabilir ve Hurley'den sonra göreve Walt gelebilir veya Hurley göreve devam eder ama Walt, Desmond gibi özelliklerinden dolayı bu yeni mücadelede adayı korumaya yardım edebilir. Tabi, ben dizi sanki devam edecekmiş gibi yazdım. Alışmışız tabi sürekli teoriler üretmeye! Ama sanki bu mücadele sürekli bir döngü halinde mesajı verilmiş ve adanın anlatılmayan uzak geçmişi ile ilgili izleyici sorularına bir yanıt verilmiş gibi.

Yeniden, 12 dakikalığına da olsa, Lost izlemek güzeldi. Ne kadar özlediğimi fark ettim. Hele o sondaki "dın" sesiyle ekrana gelen "LOST" yazısı yok mu! Artık bittiğini bir kez daha hissettirdi.

Son bir not: Yirmi yıldır aynı görevi yapan iki çalışandan birinin Ben'e "Cevaplar almayı hak ediyoruz," deyişi adeta izleyicinin ruh halini yansıtıyordu.

Lost Adası

Ben ve Sawyer adaya veda ediyorlarmış gibi görünüyorlar; değil mi? Belki biz altı sezon sonunda Lost'a ve meşhur adasına veda ettik ama aslında ada hala olduğu yerde. Bu yazıda biraz Ada'dan bahsetmek istiyorum. Hani, John Locke'ın "I looked into the eye of this Island, and what I saw was beautiful," (Adanın gözünün içine baktım ve gördüğüm şey güzeldi.) dediği o ada.

Öncelikle adanın gerçek halinden bahsetmek istiyorum. 815 sefer sayılı uçağın geçirdiği kazadan sağ kurtulan kahramanlarımızın uzun süre yardım beklediği ve kurtulmaya çalıştığı o adaya sizin uçağınız düşseydi ve hayatta kalsaydınız beklediğiniz yardım birkaç dakika içinde gelirdi! Dizinin çekildiği Oahu adası, Büyük Okyanus'taki Hawaii takım adalarından biri. 1545 kilometre kare yüzölçümüne sahip adanın tek yerleşimcileri diğerleri (the others) değil. Gerçekte adanın nüfusu neredeyse 1 milyon (900 bin). Dizideki karakterlerimizin kamp kurduğu sahil ya da sıradışı maceralara atıldıkları ormanlar, hepsi aslında insan kaynıyor! Yerleşim yerleri, kara yolları, plajlar... Dizideki ıssızlık atmosferine rağmen gerçek hayatta ada cıvıl cıvıl. Aklınızdaki Lost adası imajı zedelenmesin diye buraya adanın yerleşimi ile ilgili bir fotoğraf koymuyorum. Merak edenler internette arayıp bakabilirler ama adayı hep dizideki haliyle hatırlamak daha güzel.

Şimdi de adanın dizideki durumuna dönelim. 6 sezon boyunca yaşanan onca hadisenin adanın nerelerinde yer aldığını görmek için bu güzel haritaya göz atmalısınız. Kurtulanların sahildeki kampından diğerlerinin kampına, radyo kulesinden Black Rock'a, Dharma istasyonlarından adanın kalbine değin herşeyin adadaki konumunu görebilirsiniz. Adada kısa bir nostalji turu yani...

Son olarak ada ile doğrudan ilgili değil ama burada bir videoyu da paylaşmakta yarar var. Çok tartışılan finalin ardından (Finale dair "Lost Destiny Found" yazısını buradan okuyabilirsiniz.) bazı soruları yanıtlamak için dizinin yapımcıları tarafından kısa bir video hazırlandı. "The New Man In Charge" (görevli yeni adam) adlı kısa ekstra bölüm, Ben'in iki Dharma çalışanıyla konuşması ile başlıyor. Beklentileri karşılayan birşey olmasa da izlemenizi tavsiye ederim.

Videoyu izlemek için buraya tıklayın!

Lost Destiny Found*


Bir fenomene dönüşen ve dünya genelinde milyonlarca izleyicisiyle en başarılı dizilerden olan Lost'un çok merak edilen finali birkaç hafta önce yayınlandı. Çeşitli nedenlerle ertelediğim son sezonu nihayet birkaç gün önce ve birkaç gün içinde izledim. Zaten bölümleri biriktirip toptan izlemek her zaman daha iyidir. Söz konusu final sezonu olunca her bölümden sonra merakla beklemektense peş peşe kuşağı düzenleyip yoruluncaya kadar - sıkılıncaya kadar demiyorum - Lost izlemek yalnızca daha çok keyif almak için değil ama aynı zamanda konu bütünlüğünü sağlamak açısından da faydalıydı.

Çok beklenen final yayınlandıktan sonra çok konuşulan final unvanını devraldı. Lost izleyicileri arasında yoğun şekilde konuşuldu, tartışıldı. Bazılarını tatmin ederken bazılarını sinirlendirdi. İnternette okuduğm yorumlara bakılırsa final itibariyle birçok soru cevaplanmış olsa da izleyicilerin aklı özellikle son bölümde Jack ile babasının konuşmasının da yer aldığı sahnelerde bir hayli karışmış görünüyor. Ölüler miydi, Araf mıydı, gerçek miydi, paralel evren miydi gibi sorular havada uçuşuyor. Yazarlara bakılırsa adada yaşananlar gerçekti. Peki ya Desmond'un karakterlerimizi bir araya toparladığı olaylar neydi? Orada ölü müydüler? Bu büyük soruya bazı yanıtlar verilmeye çalışılmışsa da okuduğum kadarıyla hepsinin önemli açıkları vardı. Kısacası son sezonda anlatılanlar büyük bir muamma. Ancak yapımcılar son sezon DVD'si için bazı soruları açıklayacak özel bir bölüm de (kısa bir belgesel gibi) hazırlamayı düşünüyorlar. Dolayısıyla şunu söyleyebiliriz ki Lost yazarları kendilerinden emin. Yani üstü oldukça kapalı da olsa aslında herşeyi bağlayarak anlattıkları bir final hazırladıklarını düşünüyorlar. Onlara göre izleyiciler bazı boş yerleri doldurmakta zorlandı. Aslında herşeyin daha açıkça sonlandığı ve böylesi bir açıklayıcı belgesele gerek bırakmayan bir final birçoğumuzu daha çok memnun edecekti. Ancak Lost bittikten sonra bile adından akıllarda bıraktığı sorularla söz ettitmeye devam ediyor. Tıpkı alıştığımız gibi.

Sonla ilgili muammanın daha sonra açıklanacağını umarak başka bir meseleye geçmek istiyorum. Lost'u Lost yapan gizemli hikayesi bekleneni karşıladı mı? Birçok izleyici bu soruya olumsuz yanıt veriyor. Hatta bazıları Lost izlemekle geçirdikleri zamanı kayıp (İng. Lost) olarak görüyorlar. Fakat bana kalırsa öykü çok başarılıydı. Hatta daha iyi bir hikayeye sahip başka bir dizi olduğunu söylemek saçma olur. Burada tatminsizliğin sebeplerinden en önemlisi ilk sezonlarda çıkan bir söylenti: Buna göre Lost bütün sorulara bilimsel cevaplar verecekti. Bunu yazarların söylediğin söylüyorlar; doğru da olabilir. Eğer bu açıklamayı bir yazar yaptıysa çok hata etmiş. Ama ben daha önceki bir Lost yazımda da bilimsel cevaplar beklemenin hayal kırıklığıyla sonuçlanacağını, Lost'un fantastik, mistik ögeler de içerdiğini, bunu baştan kabul ederek izlemek gerektiğini söylemiştim. Bunun yanında diğer bir neden sonun, Lost hayranlarınca yazılan teorilerden bazılarıyla örtüşmesi. Örneğin iyi - kötü mücadelesi, son sahnede Jack'in gözlerinin kapanması, karakterlerimizin aslında ölü olduğu gibi bazı şeyler (özellikle ölü olma meselesi). Ama yukarıda da bahsettiğim gibi yaşananlar - özellikle adada olanlar - ölülerin başından geçmedi. Yani hala bunu yanlış anlayan bazıları bu yüzden finali başarısız buluyorlar. Öte yandan binlerce - işte bu abartı değil - teoriden birkaçının birkaç cümlesiyle örtüşüyor olması finali başarısız kılmaz diye düşünüyorum. Sonuçta adamlar "Ulan bunlar bunu demiş, biz değiştirelim de bari farklı olsun," gibi bir havayla dizi yazmıyorlar. Bence baştan sona belirlenip güçlü ögelerle desteklenen kompleks senaryosu başlı başına büyük bir başarıdır.

Senaryo bir yana kim diyebilir ki oyunculuklar kötüydü diye? Bence dizi oyuncu kadrosu açısından da oldukça başarılıydı. Öte yandan her ne kadar kimi efektleri (özellikle kutup ayıları) yeterince iyi olmamış olsa da görsel efektler ve setler açısından da oldukça maliyetli bir projeydi Lost. Yapımcılardan birinin "Dünyanın hiç bir yerindeki hiç bir dizinin daha çok maliyetle yapıldığını sanmıyorum," ifadesi de (Cümle tam olarak bu olmayabilir, aklımda kalanı yazdım.) bu gerçeğe işaret ediyor.

Tekrar kendi görüşlerime dönersem finali beğendiğimi öncelikle söylemek isterim. Baştan sona heyecan ve merakla izledim. Her ne kadar sonlara doğru "Nasıl toparlayacaklar bunca şeyi?" sorusu aklımda belirmiş olsa da bence başarılı bir finaldi. Demin de söylediğim gibi tek eksiği üstü kapalı anlatımın son dakikalara kadar sarkmış olması. Özellikle yaşlanmaz karakterimiz Richard'ın hikayesinin ve Jacob ile kardeşinin hikayelerinin anlatıldığı o iki bölüm oldukça başarılıydı. Final yeterince şaşırtıcı ve yoğundu. Özellikle karakterlerin birbirlerini ve adada yaşadıkları anılarını hatırladıkları sahneler hem güzel bir duygusallık içeriyordu hem de izleyiciye soğuk yanıtlarla veda etmek gibi bir hatadan uzaklaşıp kalıcı etki bırakmayı başarıyordu.

Burada bugüne kadar Lost'la doğrudan veya dolaylı ilgili ondan fazla yazı yazdım. Belki de bu artık son Lost yazım. Finalin yanı sıra genel olarak diziyle ilişkili bir iki şey daha söylemek istiyorum: Birincisi, daha önce de söylediğim gibi bence Lost tüm zamanların en iyi dizisidir. Bunu dizinin finalinden sonra da söyleyebiliyor olmak güzel. İkincisi, yukarıda açıkladığım sebeplerden ötürü memnun kalmamış olan izleyiciler geriye bakıp Lost izlerken geçirdikleri eğlenceli zamanları hatırlarlarsa aslında herhangi birşey kaybetmemiş olduklarını göreceklerdir.

"Ne?... Adada mahsur kalan birkaç kişi mi? Ne anlatıyor olabilir ki?" diye izlemeye başladığım o günleri, finalde flash-backle anımsatılan mağarada taş ve cesetleri buldukları sahneyi izlerken birkez daha hatırladım (Bir nevi ben de flash-back yaşadım :). Olayların bağlantılılığı karşısında bir kez daha hayret ederken aslında ne kadar çok şey yaşandığını da anımsadım.

Kısacası, benim için dört yıl süren Lost macerası (İlk üç sezonu bir arada izlemiştim.) oldukça keyifliydi. Gelecekte de bu kadar çok severek izleyeceğim başka bir dizi daha olacağını sanmıyorum. Ya da büyük konuşmayayım da buna 108'de 1 olasılık vereyim!

Namaste!

*Lost Destiny Found (bu yazının başlığı, ayrıca yandaki resimde yazan): Kayıp Kader Bulundu.

Life Ntv'de


Hayata dair destansı belgesel Life, Mayıs ayında Ntv'de yayınlanacak. Belgeselseverleri heyecanlandıran gelişmeden Ntv'de izlediğim kısa tanıtımla haberdar oldum. İnternette biraz araştırınca harikulade bir yapımla karşı karşıya olduğumuzu anladım. Üstelik bir de sürprizle: Belgeselin Türkçe seslendiricisi Ezel'in dayısı, Tuncel Kurtiz.

BBC ve Discovery Channel'in da aralarında olduğu yapımcı firmaların ortaklığı ve Planet Earth (Yeryüzü) film ekibinin çalışmaları Dünya'nın birçok farklı yerinde yaşayan canlıların hayatta kalma çabalarını anlatan harika bir eser çıkarmış ortaya. BBC Darwin Sezonu'nun bir parçası olarak İngiltere'de yayınlanan belgesel canlıların farklı şartlarda hayata tutunma çabasını konu alıyor. 50'şer dakikalık 10 bölümden oluşan belgesel dizinin çekimleri tamamıyla yüksek çözünürlükte kameralarla yapılmış. 10 milyon £'a mâl olduğu söylenen belgeselin metni ve İngilizce seslendirmesi David Attenborough, müziğinin bestelenmesi ise George Fenton tarafından yapılmış (Planet Earth'te de aynı görevlerle yer almışlardı.).

Yapımın ilk yılı bilimsel araştırmalarla geçmiş. Takip eden üç yıl Yer Küre'nin dört bir yanında gerçekleşen çekimlerle geçmiş. Ekip çekimlerde bazıları televizyonculuk tarihinde ilk kez olmak üzere son teknoloji ürünü ekipmanlardan faydalanmış ve bazı özel teknikler kullanmış. Sonuçta ortaya görselliğiyle göz dolduran, hikayesiyle ilgi çeken bir eser çıkmış. (An itibariyle IMDb puanı 9.4/10)



Belgeselin ABD'deki gösteriminde (Discovery Channel) seslendirmeyi ünlü televizyon sunucusu Oprah Winfrey, Latin Amerika'daki gösteriminde ise Kolombiyalı şarkıcı Juanes yapmış. Türkiye'deki gösterimde ise seslendirmeyi Ezel dizisindeki "dayı" karakteriyle büyük beğeni toplayan oyuncu Tuncel Kurtiz yapacak. "Bazen hayat seni öyle zorlar ki yeğenim, yolun başında kimdin unutursun." :)

Life, Mayıs ayında Ntv'de gösterime başlayacak.

Gökten Üç Elma Düşer: The Pacific, CNBC-e ve Lobicilik


2. Dünya Savaşı'nın Pasifik cephesini evlerimize taşıyacak, merakla beklediğimiz mini dizi The Pacific'te yer alan bir sahne henüz dizi Türkiye'de yayınlanmaya başlamadan tartışmalara sebep oldu. Dizinin 3. bölümünde yer alan sahnede bir Amerikan askeri ile bir Rum kadın arasında geçen diyalog İzmir'le ilgili. Konuşmada İzmir'in Türkler tarafından işgal edilip yakıldığı ifadesi İzmir'i aslında bir Yunan şehriymiş gibi gösteriyor. İşte dizide yer alan bu alakasız sahne hem diziyi yayınlayacak CNBC-e'yi zora soktu hem de modern siyasetin bir gerçeğini, lobiciliği hatırlattı.

Aslında konusu 2. Dünya Savaşı olan bir dizide neden böyle bir sahne yer alır ki? Konu bütünlüğüne aykırı olmasına rağmen böyle bir diyaloğun dizide yer alması sahnenin kasıtlı olarak araya iliştirildiğini gösteriyor. Ayrıca olayın tarihi gerçeklere tamamen aykırı olması da dizinin bütününün gerçekçiliğine gölge düşürüyor. Yani sinematik açıdan büyük bir hata aslında. Ama dizinin yapımcıları bir şekilde ikna edilmiş olmalı. Nitekim senaryonun temellendirildiği ve gerçek erlerin hikayelerine dayanan kitaplarda da böyle bir konuşmadan ya da olaydan söz edilmiyor.

CNBC-e'nin ntvmsnbc'de yer alan kamuoyu duyurusunda kanal yöneticileri durumun farkında olduklarını, yapımcıları e-posta ile uyardıklarını ve yayın sırasında ilgili sahneye sansür uygulayacaklarını açıkladılar. Bu duyuruyu buradan okuyabilirsiniz.

Acaba CNBC-e'nin adımı doğru mu? Diziyi yayınlamamak daha iyi bir seçenek olmaz mı? Ya da sansür hiç uygulanmamalı mı? Diziyi yayınlamamak devekuşunun başını kuma sokması gibi bir şey olurdu bence. Bizim izleyememiz dünyadaki milyonlarca diğer seyircinin de izlememesi anlamına gelmiyor. Aklınıza yapımcıya para kazandırma hususu gelmiş olabilir. Ancak bir kanalın ödediği ücret böylesi bir dizinin yapımcılarını çok fazla etkilemez zaten. Sahnenin yayınlanmaması ise izleyiciye saygı açısından doğru bir karar. Nasıl olsa o sahnede ne olduğunu biliyoruz ve bu sahnenin diziyle alakasız olduğunu düşünürsek izleyici açısından hikayeye bir etkisi de olmayacaktır.



CNBC-e'nin açıklamasında bir ifade özellikle dikkat çekici:

...Çünkü bu tarz lobicilik faaliyetleriyle başetmenin yolu, ses getiren yapımları yayınlamamaktan ziyade dünya çapında başarı kazanacak benzer Türk yapımları yaratmaktan ve tepkimizi uluslararası kamuoyuna daha anlaşılır ve doğru bir şekilde iletmekten geçiyor...


Bu konu birçok defa gündeme gelmiştir: Biz neden böyle yapımlarla dünyaya kendimizi anlatamıyoruz? Bu soruyla ilgili çok şey konuşulur ama uzatmanın bir anlamı yok. Ben farklı bir açıdan yaklaşacağım. Bu diziyi Yunanlılar mı yaptı? Hayır! Demek ki bizim böylesi büyük yapımlar yapmamız bir zorunluluk değil. Hani yapsak fena olmaz ama madem bir türlü yapamıyoruz (!) o halde başkalarının yaptığı yapımlara - bu örnekte Yunanlıların yaptığı gibi - neden müdahil olmuyoruz? Gidip dizilere, filmlere yalan yanlış bilgiler sokalım demiyorum, o zaman eleştirdiğimiz yanlışın parçası oluveririz. Sadece gerçekleri anlatsak yeter. Onu da mı yapamıyoruz, bari başkalarının böylesi çalımlarına engel olmalıyız. Aksi takdirde lobiciliğin merkezi olan ABD'de Türkiye'nin çıkarları için çalışması gereken kurumlar ve bunlara aktarılan paralar gözden geçirilmeli. Madem uluslararası ilişkilerde bu kadar başarısızız bari o para ve emeği başka şeylere (örneğin nükleer silahlara) ayırıp İran ya da Kuzey Kore gibi içimize kapanalım. Zaten bazı iç dinamikler yıllarca bunun için çalışmamış mıydı?

"Sakin ol neden tepkin bu kadar büyük?" dediğinizi duyar gibiyim. Ama konuya dikkat çekmek için böyle ifade etmek gerekiyor galiba. Nitekim bu lobicilik faaliyetlerindeki ilk başarısızlığımız değil - ve muhtemelen sonuncusu da değil. Her yıl Ermeni tasarılarıyla oynamaktan - gerçekten bir oyun gibi - yorulduk; sanırım bu, konunun bir başka çarpıcı ve güncel örneği.

Akıllara bu noktada iki soru geliyor: Lobi işleri için yetersiz bir ülkemiyiz (ekonomik ya da yetişmiş insan gücü bakımlarından) ve bu işler gerçekten bu kadar önemli mi? İlk sorunun cevabı basit: Yunanistan veya Ermenistan yeterliyse biz kat kat yeterli olmalıyız. İkincisine gelirsek, gönül ister ki her şey tam bir adalet ve şeffaflıkla yürüsün şu dünyada ama ne yazık ki böyle değil. O halde biz de reklamın, tanıtımın, bilginin son derece önemli olduğu çağımıza ayak uydurmalıyız. Peki dizideki sahne ne kadar önemli; yani bu tür tanıtıcı faaliyetler ne kadar etkilidir? Kendimize şu soruyu sormalıyız: Ülkeler hakkında sahip olduğumuz bilginin kaynağı nedir? Bir filmde Brezilya'yla ilgili bir sahne geçtiğini düşünün. Kaçımız acaba bu doğru mu diye araştırır ki? Bize ne Brezilya'dan, değil mi? Ama bu tür anekdotlar - ister doğru olsun ister yalan - insanların zihninde zamanla birikimci bir etki yaratıyor. Belki bir gün Brezilyalılar hakkındaki olumsuz önyargılarınızın bir önemi olabilir! Burasını sizin hayal gücünüze bırakıyorum.

The Pacific

Savaş filmleri ilginizi çekiyorsa mutlaka Band of Brothers'ı izlemişsinizdir. Ve eğer Band of Brothers'ı izlediyseniz aynı ekibin yeni eseri The Pacific'i de kaçırmamalısınız.

Band of Brothers (Kardeşler Takımı, kıs. BOB), 2. Dünya Savaşı sırasında Avrupa'daki Nazi işgaline son vermek için mücadele eden bir Amerikan askeri takımının başından geçenleri anlatan harika bir mini dizi. On bölümden oluşan diziyi bu kış, tam da abim (blog dünyasında bilinen adıyla MaFiAMaX) askere gitmeden kısa süre önce onunla birlikte izledik. Yorumum, IMDb'den aldığı puanı (9.6/10) hak ettiğiydi. Her bölümü özene bezene hazırlanmış ve izleyiciye savaş atmosferini oldukça gerçekçi şekilde yaşatan dizinin tadı damağımda kalmıştı ki Pazar gecesi Star Wars: The Clone Wars'ı izlerken The Pacific'in reklamı ile karşılaştım. "Yakında" ibaresi muallak bir tarih belirtmiş olsa da o gün için belirsiz bir geri sayım başladı benim için.


The Pacific Trailer



The Pacific Trailer - HD Video


The Pacific, yukarıda da belirttiğim gibi Band of Brothers ekibince hazırlanıyor. Yapımcıları arasında Steven Spielberg ve Tom Hanks var. Yazarları arasında ise BOB'un baş yazarlarından Bruce McKenna yine yer alırken ona aynı zamanda yönetmenlerden biri de olan Graham Yost ile birlikte beş kişi yardım etmiş. Graham Yost ise serinin altı yönetmeninden biri. Diğer yönetmenler ise (parantez içinde yönetmenlik yaptıkları dizilerden seçtiklerimle): Tim Van Patten (Rome, The Sopranos), David Nutter (The X-Files, The Sopranos, BOB), Jeremy Podeswa (Rome, Dexter, Nip/Tuck), Carl Franklin (Rome) ve Tony To (House, BOB).

ABD - Avustralya ortak yapımı olan The Pacific, Avustralya'da çekildi. Çekim yeri olarak bu ülkenin seçilmesinin nedeni dizinin isminden de anlaşıldığı gibi hikayenin Pasifik (Büyük) Okyanusu'nda geçmesi. BOB'un son bölümünde ABD birliklerinin zaferin kazanıldığı Avrupa'dan Japonya ile mücadele edilen Pasifik cephesine kaydırıldığını izlemiştik. The Pacifik hikaye olarak BOB'dan bağımsız olsa da hemen sonrasında gelişen olayları konu alması bakımından biraz da devamı gibi. On bölümlük mini dizinin yazarları ana metin olarak With The Old Breed (yazar: Eugene Sledge) ve Helmet For My Pillow (yazar: Robert Leckie) kitaplarını temel almakla birlikte diğer bazı eserlerden de faydalanmışlar (her iki yazar da savaşta yer almış gaziler).

Yaklaşık 150 milyon ABD dolarına mal olan dizi, Mart ve Nisan 2010'dan itibaren onlarca ülkede yayınlanmaya başlayacak. Diziyi Türkiye'de CNBC-e (bir değişiklik olmazsa) 18 Nisan Pazar akşamı yayınlamaya başlayacak.

ALF ve Kara Şimşek Meltem Tv'de

80'lerden 3 Unutulmaz Dizi başlıklı yazımda çocukluğumun unutulmaz dizilerinden bahsetmiştim. Geçen gün uyduda yeniden kanal araması yaptıktan sonra birkaç yeni kanal (bazıları gerçekten yeni, diğerleri daha önceden bizim uyduda olmayan) bulduk. Bunlardan biri de Meltem Tv'di. Kardeşim, Meltem Tv'de ALF'in yayınlandığını öğrenince bana haber verdi. Bugün de yine Meltem Tv'de bir başka efsane dizi Kara Şimşek'in de yayınlandığını öğrendim. İyi ki kanal aramasını yapmışız da Meltem Tv'yi bulmuşuz.

Bu aralar tatilde olduğumdan gün içinde bol bol televizyon izleyebiliyorum. Sabahları güne ALF özel bölümünü izleyerek başlıyorum [Evet, biraz geç uyanıyorum :)]. Akşamları da yeni bölümü var. Ancak diğer Amerikan dizileri gibi kısa sürüyor. Keşke peşpeşe birkaç bölüm verselerdi!

İzlemek isteyenler için ekleyeyim: Sevimli uzaylımız ALF'in komik maceraları hafta içi hergün saat 10:30'da (ALF Özel) ve 18:45'de (yeni bölüm); akıllı otomobil Kara Şimşek ise Cumartesi günleri 18:00'de.

Bizi 80'lerin bu unutulmaz dizileri ile buluşturduğu için Meltem Tv'ye teşekkürler!

Hangi Lost Karakterisin?

Milyonları peşinden sürükleyen Lost için son yaklaşıyor ve Lost severler için de heyecan artıyor. Fakat heyecanlı olduğumuz kadar üzgünüz de! Artık nasıl geçtiğini anlamadığımız - yaklaşık - 40 dakikalar, merakla beklediğimiz yeni bölümler, "previously on Lost" girişi ve o oldukça tuhaf başlangıç jeneriği olmayacak. Doğrusu çok özletecek kendisini ve eminim bir benzeri daha yıllar içerisinde yapılamayacak - en azından benim için.

Yaklaşan sonun hüzün ve merak karışımı ilginç duygusu içerisinde birkaç kelam ettikten sonra yazımın esas konusuna geçmek istiyorum. Çoğu insan dizileri izlerken zamanla oturan karakter özellikleri ve senaryodaki kaderleri itibariyle bir karakteri kendisine daha yakın hisseder. Kendisiyle arasında tuhaf bir bağ oluşur sanki. Bu aslında diziyi izleyici için daha keyifli kılar - ta ki favori karakteriniz öldürülene kadar :)

BuddyTV, Lost severler için oldukça eğlenceli bir oyun hazırlamış. Çoktan seçmeli 15 soruya yanıt veriyorsunuz ve bu küçük test sonucunda size en çok hangi Lost karakterine benzediğiniz söyleniyor. Eğer soruları içtenlikle ve aceleye getirmeden yanıtlarsanız sonucun tutarlılığı artacaktır. Ancak bir uyarı: sonuçta benzer çıktığınız Lost karakteri sevmediğiniz biri de olabilir. Gerçekleri duymaya hazır olun!

Ben de oyunu oynadım ve sorulara verdiğim yanıtlar itibariyle Benjamin Linus'a benzediğim sonucu ortaya çıktı. Doğrusu benzer yanlarımız bayağı var ama ekleyeyim ki ben korkulacak biri değilim :) (Hoş, Benjamin de "We're the good people," veya buna benzer bir söz söylemişti ya!)

"Which Lost Character Are You?" oyununa ulaşmak için buraya tıklayın!

Aynı sitedeki diğer bir güzel oyun ise sizin Lost kaderiniz - malum, dizi kader kavramıyla oldukça alakadar. Eğer uçuş 815'in yolcularından biri de siz olsaydınız karşılaştığınız olaylara nasıl tepkiler verirdiniz (testin soruları) ve başınıza neler gelirdi (oyunun sonucu)?

Bu oyunun sonucu beni bir kez daha şaşırttı; çünkü benim oyunumun sonucu gerçekten benzer durumda olsaydım kuvvetle muhtemelen isteyeceğim şey çıktı: Adada yaşamaya devam etmek. Kendimi bu açıdan John Locke'a benzettim :)

"What Is Your Fate On Lost" oyununa ulaşmak için buraya tıklayın!

İyi eğlenceler!

Not: Oyunları oynarsanız sonuçlarınızı nasıl bulduğunuzu buraya yorumlamayı unutmayın.

Heroes: Bir Hayal Kırıklığı

Tam olarak hatırlayamıyorum ama birkaç yıl evvel CNBC-e'de şans eseri Heroes dizisinin ilk bölümüne rast gelmiştim. Dizi hakkında daha önceden bir bilgim yoktu; ancak ilgi çekici bir hikayesi olduğu anlaşılıyordu. Bilimkurgunu seven biri olarak diziyi takip etmek isterdim ama nedendir bilmiyorum Heroes maceram başladığı yerde bitti. Tabi daha sonraları birkaç kez daha rast gelip izlediğim oldu. Aslında kaliteli bir yapım olsaydı bir yerlerden bulup diziyi baştan izlerdim!

Kalitesiz olduğunu ima etmek istemiyorum. Öncelikle dizinin çok orijinal olmasa da cezbedici bir hikayesi var - ya da vardı. Ancak daha sonra Heroes yapımcıları, yazarları bu iyi malzemeyi kullanamadılar ve büyük hayran kitlesini ve reytingleri erittiler. Kısacası efsane olabilecek bir dizi kestane oldu! Yok canım o kadar da değil ama efsane olamadı işte. Hatırlıyorum da bir zamanlar Lost ile kıyaslanıyordu; bu kadar gelecek vaat ediyordu yani. Ama artık o düzeyden çok uzakta olduğunu reytingler - hadi reytingleri gösterge olarak kabul etmeyelim - izleyici yorumları gösteriyor.

İşte burada dizinin iyi takipçilerinden biri olduğunu anladığımız ve dizi dünyasının nabzını tutan 22dakika.org yazarlarından dkamoy'un aynı sitedeki yazısına kulak veriyoruz: "Heroes'un Başarısızlığına Tarihi ve Rakamsal Yaklaşım".

Bir dizinin omurgası olan senaryosunun üretimi sürecinde zamanla yaşananlar ve sonuçları üzerine güzel bir yazı olmuş. Okuyucu yorumları ise bahsettiğim hayal kırıklığını gösteriyor.

Lost: Sonun Başlangıcı



Dünya çapında bir fenomene dönüşen Lost, bu yıl yayınlanacak altıncı ve son sezonuyla ekranlara veda edecek. Efsanenin sona erecek olması Lost severleri üzse de hikayenin nihayet tamamlanmasıyla geride kalan bölümler boyunca akıllarda biriken soruların cevap bulacak olması heyecan verici.

Lost seyircisi olarak merakla beklediğim final sezonuna ait abc kanalının yayınladığı promolardan birini ve Lost'un başarısı ve son sezon hakkında görüntülerden oluşan, bir panelde gösterimi yapılan ilgi çekici bir videoyu paylaşmak istiyorum:

Lost 6. Sezon Promosu



Lost Özel Video



Lost 6. Sezonun 2 Şubat'ta abc'de yayınlanacak "LA X" adlı 105 ve 106'ncı bölümlerle (ard arda iki bölüm) başlayacağını da ekleyeyim. Son sezon 18 bölümden oluşacak ve son iki bölüm, alışıldığı üzere peş peşe yayınlanacak.

80'lerden 3 Unutulmaz Dizi

Günümüzde televizyon ekranlarına her dönem onlarca dizi yansıyor. Şüphesiz bu dizi enflasyonunda bazıları reyting engelini aşıp hayata tutunurken bazıları rüzgar gibi gelip geçiyor sadece. Bu dizi yoğunluğunda her akşam - bize hitap etse de etmese de - birkaç diziyle karşılaşmak mümkün. Ancak develer tellal, pireler berber iken; televizyon henüz renklenmiş, TRT rakipsiz iken izleyecek program bulmak bu kadar kolay değildi. Neredeyse tüm ulusun, ulusal kanaldan hep birlikte takip ettiği az sayıda diziyi izleyebilmek için sabırlı olmak gerekirdi. Azdı ama özdü. Sanırım böyle olduğu için o diziler anılarımız arasında unutulmaz yerler edindi.

80'lerin sonunda dünyaya gelmiş olduğumdan bu anlattığım zamanları hayal meyal hatırlıyorum. Hatırladıklarım içinden üç dizi ise çocukluğumun unutulmazlarından. Bu yazımda bu üç diziye küçük de olsa yer vermek istedim.

Kara Şimşek (Knight Rider)




Kim böyle bir arabası olsun istemez ki! Micheal, KITT ("Knight Industries Two Thousand" anlamına geliyor.) adlı konuşan, kendiliğinden gidebilen ve buna benzer sıra dışı özelliklere sahip arabasına atlar ve suçluların peşine düşerdi. O zamanlar KITT'e hayranlıkla bakardım. 2010'lu yıllara girmekteyiz ancak hala böylesi, yapay zekalı araçlar yok. Sanırım boşuna hayran kalmamışım.

Buradaki diziler hakkında IMDb'den de bazı bilgiler aktaracağım: Knight Rider'ın IMDb puanı 7.0/10. Burada birşey belirtmek istiyorum: Kara Şimşek ve aşağıda bahsettiğim diğer diziler yapılırken henüz ne IMDb vardı ne de bugünkü bildiğimiz anlamda internet. Dolayısıyla bu yapımları o zamanların şartlarıyla değerlendirecek olursak eminim çok daha yüksek puanlar alırlardı.

Dizi 1982 - 86 yılları arasında 4 sezon ve 84 bölüm sürmüş (yayın tarihleri ABD için). Burada yine birşey belirtmeliyim ki bu dizileri izlerken henüz küçük yaşlardaydım ve mümkün olduğunca izlemeye çalışsam da kaçırdığım birçok bölüm olmuştur. Yalnız az sonra bahsedeceğim A Takımı'nı ileriki yıllarda (ilkokul yıllarımda) tekrar izleme fırsatım oldu ve hemen hemen bütün bölümlerini izemişimdir.

Bu da diziye dair ilginç bir not: Car&Driver dergisine göre ilkin KITT olarak modifiye Datsun 280ZX aracı düşünülmüşse de sonra, General Motors'un yeni aracı Firebird Trans Am (F-gövde)'ın modifiye hali kullanılmış.

Geçen yıl dizinin yeni versiyonu ABD'de başladı ancak 18 bölüm sonunda dizi yayından kaldırıldı. Nedenini anlamak için yeni versiyonun IMDb puanına bakmak yeterli: 5.5/10. Ayrıca 2012'de gösterime girmesi planlanan filmi ise yapım aşamasındaymış.

ALF




Bir uzaylı, uzay gemisiyle bir Amerikan ailesinin evinin çatısına düşer ve macera başlar. Ancak ne uzaylı bildiğimiz klasik uzaylılardandır ne de macerası. Sıcak atmosferi ve eğlenceli maceraları ile sıradışı bir komedi. ALF (Alien Life Form)'in dünya hakkında yeni şeyler öğrenirken yaptığı komiklikler... Bu arada ALF'in geldiği Melmac gezegeninde kediler çok sevilen yiyeceklerdendir. ALF'in zaman zaman evin kedisini yeme girişimleri hala aklımda.

ALF'in IMDb puanı 7.6/10. 1986 - 90 yılları arasında 4 sezon, 103 bölüm yayınlanmış. Dizi bittikten 6 yıl sonra Project: ALF adında filmi yapılmış - filmi izlemedim - ; ancak insan kadrosundaki farklılık ve başarısız senaryosu yüzünden dizinin takipçilerince pek beğenilmemiş.

A Takımı (The A-Team)



"Eğer bir probleminiz varsa ve kimse yardım edemiyorsa ve eğer onları bulabilirseniz belki A Takımı'nı kiralayabilirsiniz." Unutulmaz müziği eşliğinde dizi başlarken bu sözler duyuluyordu. Vietnam savaşında işledikleri iddia edilen (elbette gerçekte masumlar) suç yüzünden aranan ekibin üyeleri hem ordudan kaçıyor hem de kendilerini kiralayanlara yardım ediyordu. Takımın üyelerinin her biri farklı özellikleriyle ön plandaydı. Benim favori karakterim ise Murdock'tı. Yeni bir macera öncesi akıl hastanesindeki Murdock'a haber verilirdi ve hastaneden kaçan Murdock ekibe katılırdı; çoğunlukla da ustalıkla kullandığı helikopterler ile.

A Takımı'nın IMDb puanı ise 7.6/10. Dizi 1983 - 87 yılları arasında 5 sezon ve 97 bölüm yayınlanmış. 2006 yılında Birleşik Krallık'ta Channel 4 kanalında Bring Back... The A-Team adında, takımın üyelerini yeniden bir araya getiren belgesel tarzı bir yapım yayınlanmış. Ayrıca 2010'da gösterime girmesi beklenen bir de film yapım aşamasında. Aynı karakterleri bu kez yeni yüzler canlandıracak. Belki film güzel olabilir ancak dizinin tadını veremeyeceği de kesin.

Bahsettiğim üç dizi de vakti zamanında keyifle izlediğim yapımlar. Düşünüyorum da bugün tekrar izleme fırsatım olsa aynı keyfi alabilir miydim? Emin değilim ancak muhtemelen eskisi gibi olmayacaktır. Ama zaten bu diziler, yansıttıkları ve izlerken yaşadığım zamanla bir bütün olarak hafızamdaki ve kalbimdeki yerlerini edindi.

The Prisoner

Sıradışı bir bilimkurgu geçmişin tozlu raflarından alınıp parlatılarak yeniden beyaz perdeye yansıtılıyor. Televizyon tarihine derin etkileri olan kısa dizi film The Prisoner'ın yeni versiyonu Aralık ayında CNBC-e aracılığıyla Türk izleyicisiyle buluşacak.

Patrick McGoohan'ın yapımcılığı, yönetmenliği ve oyunculuğu ile ortaya koyduğu ve ilk kez 29 Eylül 1967'de Britanya'nın ITV kanalında yayınlanmaya başlayan dizi 17 bölümdü. Sıradışı öyküsü, ilginç kurgusu ve etkileyici atmosferi ile izleyenleri etkisi altına alan dizi ilerleyen yıllarda eğlence sektörünün birçok ürününü de bir şekilde etkiledi.

Günümüz senaristleri, yönetmenleri ve sanatçılarının bazıları The Prisoner'ı çocukluğunda veya gençliğinde izleyenlerden. Hal böyle olunca bu kişiler kendi eserlerini ortaya koyarken zaman zaman o bir zamanlar kendilerini şaşırtan diziden etkilendiler. Hatta günümüz dizilerinin bir numarası olarak gösterilen Lost'un yapımcıları J.J. Abrams ve Damon Lindelof, Lost'taki bazı ögelerin (ada ve kara duman) The Prisoner'dan esinlenerek tasarlandığını ifade ettiler. The Prisoner'dan izler taşıyan diğer eserler arasında Fantastik Dörtlü, Watchmen, The Matrix ve Battlestar Galactica da yer alıyor.

Efsane dizi yeni versiyonu ile yeni nesile ulaşıyor. Güncellenen ve yeni bir kadro ve günümüz teknolojisinin nimetleri ile tekrar üretilen The Prisoner, bu ay içerisinde ABD'nin AMC kanalında yayınlanmaya başladı. Merakla beklediğim ve keyifle izlemeyi umduğum dizinin ilk bölümü 13 Aralık gecesi CNBC-e'de olacak. The Prisoner'ın bu yeni versiyonu 6 bölüm halinde yayınlanacak.

Ayrıca, Batman Begins ve The Dark Knight filmleriyle tanınan ünlü yapımcı, yönetmen Christopher Nolan'ın The Prisoner'ın sinema filmini çekmekle ilgilendiği söyleniyor.

Dizilere Şifre

Televizyon dizilerinde reyting uğruna kendine yer bulan yeni eğilim dizileri şifreleme tartışmasının başlamasına neden oldu. Dünyanın en çok televizyon izleyen toplumlarından biri olduğumuz için bu tartışmanın uzayıp gitmesi ve gün geçtikçe büyümesi muhtemel. Herkesi tatmin edecek bir orta yol bulmak ise pek mümkün görünmüyor. Peki şimdi ne olacak?

Aileden sorumlu Devlet Bakanı Selma Kavaf'ın Urfa gezisi sırasında bir gazeteci konuyu gündeme getiriyor ve Bakan ilk kez şifreleme önleminden söz ediyor. Aslında bazı dizilerde yer alan açık seçik sahnelerin neden olduğu rahatsızlık RTÜK'e birçok şikayetin gitmesine neden olmuş. Ancak RTÜK tartışmalara sebebiyet vermeyecek bir önlem bulamamış olacak ki Bakan Kavaf konuya el atmak durumunda kalmış. Ancak bu tür dizilere nasıl toplumun bazı kesimlerinden tepki geliyorsa Bakan'ın sözlerine de tepki gelmiş. Bunun üzerine Bakan şöyle bir açıklama yapıyor:
Kamuoyundan gelen birtakım rahatsızlıklar ve talepler vardı. Basın da bu soruyu bana yöneltince... Orada benim söylediğim bir öneridir. Batıda uygulanan modellerle ilgi bir tespittir. Bununla ilgili yaptırım olan kurum RTÜK'tür. Kararı RTÜK verecektir. Eğer öyle bir şey yapılacaksa bunu RTÜK yapacaktır. Bizimki sadece bir öneridir, bir fikir jimnastiğidir.


Bazı internet haber sitelerinden konuya ilişkin halkın yorumlarını okudum. Doğal olarak şifreleme önlemine karşı gelenler de var destekleyenler de. Peki böyle bir uygulama özgürlükle uyuşuyor mu? Ya da bu tür sahneler toplumu ve aile yapısını rahatsız ediyor mu?

Kabul etmek gerekiyor ki televizyonda birçok kanal var ve herbirinin savunduğu veya bağlı olduğu dünya görüşü farklı. Her kanalda da çok sayıda program var. Bir program türünü külliyen kötülemek doğru olmayacaktır. Diziler gibi sinema filmleri, başta magazin olmak üzere bazı diğer programlar da birçok sakınca teşkil ediyor. Ayrıca yalnız cinsellik değil şiddete dair uç sahneler de zararlı. Yani birçok tv yapımı birçok zararlı örnek teşkil ediyor ve bu hali hazırda akıllı işaretlerle izleyiciye program başlarken bildiriliyor. Kumanda da elimizde olduğuna göre basın gitsin başka kanala.

Çocuklar için dikkatli olmamız gerekiyor elbette. Birçok anne baba merak ettiği programı yanındaki çocuğunu düşünmeden izliyor. Elbette bahsettiğimiz tarzda açık seçik sahneler aniden ekrana gelince basıyor başka kanala. Ancak tehlike her zaman bu kadar açık değil. Mesela hararetle maç tartışan futbol yorumcuları çocuğun iletişim algısı üzerine nasıl olumsuz etkide bulunuyor, ölüm haberleri arkadan duygusal müzikler ve şiirsel dramatize anlatımla sunulurken çocuklar bundan nasıl etkileniyor; bunlara kaç ebeveyn dikkat ediyor? Peki anne baba ne yapmalı?

Ben bu konuda tavsiye vermesi gereken bir otorite değilim; ancak bana kalırsa belli yaşa kadar çocukların çizgi film, çocuk programları ve yaşlarına hitap eden belgeseller izlemelerini teşvik etmeliyiz. Ayrıca onlara televizyon izlerken program ve kanal seçimi konusunda eğitim vermeliyiz ve yalnızlarken tv izlemelerine - belli bir yaşa kadar - izin vermemeliyiz. En önemlisi ise çocukları televizyon bağımlısı yetiştirmemeli ve onlara kendilerini geliştirebilecekleri ilgi alanları yaratmalıyız. Böylece beyaz ekrana bakıp hayaller kuran değil, erken yaşta yeteneklerini keşfetmiş ve geliştirmiş, özgüveni olan çocuklar yetiştirebiliriz. Hem böylece çocuklar arkadaşlarına ve oyuna daha çok zaman ayırıp sosyalleşme fırsatı bulacaklardır. Bunların çocuk gelişimi için ne kadar önemli olduğu aşikar.

Aslında yetişkinler için de aynı şeyi - daha az tv bağımlısı yaşamı - önermek isterdim ama "ucuz eğlence", "tv bizi etkilemez", "özgürlük", "biz zaten bağımlı değiliz, sadece izleyiciyiz" sözlerini duyar gibi oldum, o yüzden birşey önermiyorum. Hadi, iyi seyirler...

"Evrenin Sırları"



Belgeselin 2. bölümünü izlemek için tıklayın!
Belgeselin 3. bölümünü izlemek için tıklayın!

Sıradışı dizi Lost 2010'da yayımlanacak 6. sezonuyla ekranlara veda edecek. Lost'un Amerika Birleşik Devletleri'ndeki yayıncısı olan abc kanalı bu son sezondan önce birçok online etkinlikle - özellikle videolarla - iki sezon arasındaki uzun vaktin reytingler aleyhine işlemesini engellemeye çalışıyor. Daha önce flash türü, videolar içeren oyunların da yer aldığı birçok sezon arası etkinliği hazırlamış olan kanal bunların işe yaradığını düşünüyor olmalı ki bu yıl da bu geleneği - son kez - sürdürüyor. Bu yılın sürprizi ise bir belgesel!

Lost o kadar çok öğeyi bünyesinde barındırıyor ki dizinin içinden bir alt konuyla ilgili belgesel çekmek bile mümkün olabiliyor. "Mysteries Of The Universe: The Dharma Initiative" adlı kısa belgesel dizi adından da anlaşıldığı gibi sırlarla dolu organizasyon Dharma'yla alakalı. 5 kısa bölümden oluşan belgeselin ilk üç bölümü yayımlandı. Bir fikir vermesi açısından şunu söyleyebilirim ki ilk üç bölüm bize Dharma'yla ilgili bilmediğimiz yeni birşeyler söylemiyor. Anladığım kadarıyla diğer bölümlerden de Dharma'yla alakalı şaşırtıcı bilgilere ulaşamayacağız.

Peki belgesel ne anlatıyor? Aslında 80'lerde çekilmiş havası verilmiş olan belgesel, gizli örgütler ve aniden ortadan kaybolan insanlarla ilgili gibi. Dharma'dan ise bu bağlamda bahsediliyormuş havası var. Neyse siz yine de izleyin. Yalnız Türkçe alt yazılı video bulamadım. İngilizce'yle aranız iyi değilse bir de siz arayın video sitelerinde; belki vardır.

Lost ile ilgili diğer haber ve makaleleri okumak için tıklayın!

İşte Lost'un Final Bölümü


Tüm zamanların en ilginç dizisinin finalini öğrenmek istiyor musunuz?

İşte Lost'un finali böyle olacak :)


Resmi büyütmek için üzerine tıklayın!

Joel Watson çok güzel bir karikatürle Lost'un finalini anlatmış. Özellikle alt resimdeki detaylar harika.

İngilizce metnin Türkçe'si ise şöyle:
Üst Başlıkta: 6. sezonun sonu ve nihayet bütün sorular yanıtlandı.
Sawyer: Kate'le yaşadığım onca ilişkiden sonra o ahbabım oluverdi.
Walt: Ben gerçek bile değildim. Sonra anladığım kadarıyla küfrediyor.
Jack: Claire'in bebeği Dharma'nın Hitler klonuydu. Sun'ın bebeği de suçla savaşan robot bir suikastçiydi. Ne heyecanlı bir yıl!
Kara Duman: Aslında beni hiç açıklamadılar bile.
Hurley: Ölen tüm diğerlerini yiyerek şişman kaldım.
Orta resimde Jack: Kar yağıyor! Bu bir Noel mucizesi!
Alt resimde: Kendi küçük dünyasında yaşıyor. Sence şu kar küresinde ne görüyordur?

Bu güzel karikatürü sizinle paylaşırken yine internette karşılaştığım bir karikatürü daha ekleyeyim. Burada da Lost karakterlerini South Park tarzı çizimle yansıtmışlar.


Resmi büyütmek için üzerine tıklayın!

Hepsi birbirinden komik olmuş. Yine de bence en güzelleri Sawyer ve Charlie.

Umarım karikatürleri beğenmişsinizdir ve yazıya Lost'un finalini gerçekten biliyormuşum gibi başlamama kızmamışsınızdır ;)