Saniye Saniye Uçak Kazası



























Her ne kadar en güvenli ulaşım araçlarından biri olarak gösterilse de, kaçımız bir uçağa binerken kaza ihtimalini aklımızdan geçirmez? Bu korkunun bu kadar bilinçaltımıza işlemiş olmasının nedeni uçak kazasındaki tam bir çaresizlik durumu olsa gerek. Kaç kişi uçak kazasını sağ atlatabilir ki!

Ferdinand Puentes'in yolcusu olduğu küçük uçak Hawaii'ye doğru yol alırken arızalanıyor ve okyanusa alçalarak düşüyor. Kazayı atlatanlardan birinin GoPro kamerasına ise o anlar yansıyor:

 
Kazada yolculardan biri maalesef hayatını kaybediyor. Kaza anında yolcuların gösterdiği soğukkanlılık ise akıllarda kalıyor.

Man of Steel 3. Fragman ve Film Müziği


Uzun zamandan beri merakla beklediğim yeni Superman filmi Man of Steel'in vizyona girmesine az bir zaman kala (2 ay çok az sayılmasa da) yeni bir fragmanı yayınlandı. The Dark Knight serisi ile Batman karakterini unutulmaz biçimde ele alan Christopher Nolan'ın (Inception ve The Prestige diğer önemli eserlerinden) yapımcılığını üstlendiği ve senaryosunu ortak yazdığı filmin yönetmeni ise Zack Snyder (300 Spartalı ve Watchman'in yönetmeni). Superman'i Henry Cavill'in canlandırdığı filmin kadrosunda Russell Crowe ve Kevin Costner da yer alıyor.



"Yeni Superman Serisi: Man of Steel" yazımda öncek iki fragmanı ve film hakkında daha fazla detayı bulabilirsiniz. O yazımda Hollywood'un ünlü bestecisi Hans Zimmer'ın (Karayip Korsanları, Kara Şövalye, Son Samuray, Kara Şahin Düştü, Görevimiz Tehlike gibi efsane film müziklerinin bestecisi) yeni Superman filminin müziğini hazırlamakla uğraştığından bahsetmiştim. Usta bestecinin merakla beklenen müziği bu fragmana eşlik ediyor.

Hikayesiyle, görsel efektleriyle ve oyunculuklarıyla çok iyi bir filmin bizi beklediğini fragmanda görüyoruz. Ancak Hans Zimmer'ın hazırladığı Superman müziği bence eski Superman filmlerindeki, John Williams imzalı müzik kadar karakteristik ve özgün olmamış.
 


Man of Steel 21 Haziran'da Türkiye'de gösterime girecek.

The Breakthrough Prize in Life Sciences

 
Bilim her ne kadar medeniyetimizi ileriye taşıyan güç olsa da nadiren hak ettiği ilgiyi görür. Bilimsel devrimler halkın gözünden ırak sessizce gerçekleşir ve bu devrimleri yapan büyük beyinler pek tanınmaz. Bilimi yalnız halkın ilgisi yalnız bırakmaz; aynı zamanda maddi olarak da destek bulmak bilim insanları için hep önemli bir meseledir. Oysa parayı kendi zevkleri veya ihtiyaçları için değil, bilimsel çalışmalarına devam edebilmek için isterler. Ne de olsa bilim zor olduğu kadar pahallı bir uğraşıdır. Yine bu nedenledir ki gençler için bilim  gelecek vaad eden bir kariyer seçeneği değildir. Ancak fazla idealist olanları bu yola sapar. Onları da birçok zorluk bekler.
 
İşte bilimin bu zorluklara rağmen yaşamımıza kattığı değeri takdir eden bir grup zengin iş adamı, bilimsel gelişmelere toplumun ilgisini çekmek ve bu gelişmelere imza atan bilim insanlarını ödüllendirmek için bir organizasyon kurdu. The Breakthrough Prize in Life Sciences (BPLS; Yaşam Bilimlerinde Devrim Ödülü), girişimci sermayedar Yuri Milner'in çabalarıyla kuruldu ve başlangıç aşamasında Facebook'un kurucusu Mark Zuckerberg ve eşi Priscilla Chan ile Google'ın ortak kurucusu Sergey Brin ve eşi Anne Wojcicki'nin desteğini aldı. Organizasyonun başında ise aynı zamanda Apple'ın yöneticisi olan Art Levinson yer alıyor. (Bir not olarak eklemekte fayda var: Priscilla Chan, Anne Wojcicki ve Art Levinson yaşam bilimleri alanlarında eğitim görmüş ve çalışmışlardır.)
 
Organizasyonun amacı yaşam bilimleri alanlarında araştırmalarıyla önemli buluşlara imza atan bilim insanlarını ödüllendirmek, toplumun ilgisini bilimsel gelişmelere yönlendirmek ve genç nesillere bilimi sevdirmek. Bu amaçlara ulaşmak için ödülün maddi ölçeğini oldukça yüksek tutmuşlar: 3 milyon dolar! Başlangıç yılında 11 bilim insanına toplam 33 milyon dolar ödül dağıtıldı. Bu isimleri yazımın sonunda listeleyeceğim.
 
Organizayon gelecek yıllarda da ödül dağıtmaya devam etmeyi amaçlıyor. İnternet üzerinden online olarak herkes başarılı bulduğu bilim insanlarını aday gösterebilecek. Önceki yıllarda ödül alan kişilerden oluşacak jüri, adaylar içerisinden kimlerin ödül kazanacağını seçecek. Maddi olarak daha yüksek değerli bir ödül olmasını yanı sıra bir yılda birden çok kişiye verilebilecek ve hala aktif olarak çalışan bilim insanlarına dağıtılmaya çalışılacak. Dolayısıyla değeri 1.1 milyon dolar olan ve her yıl maksimum 3 kişiye verilen ve çoğunlukla devrimsel başarıdan uzun yıllar sonra ilgili kişiye verilebilen Nobel (tıp veya fizyoloji) ödülüne güçlü bir alternatif olabilir.
 
Böylesi bir insiyatife öncü olan ve maddi olarak da ciddi anlamda katkı sağlayan, yukarıda isimlerini sıraladığım kişileri takdir ediyorum. Umarım bu ve benzeri girişimlerle bilim daha çok desteklenir ve toplum nazarında da hak ettiği ilgiyi bulur. Maddi ve manevi desteğin artmasıyla, halihazırda hastalıklara çare bulan ve yaşam kalitesini arttıran, kendimizi daha iyi tanımamızı sağlayan yaşam bilimleri daha da ivmelenecektir.
 
The Breakthrough Prize in Life Sciences ödülünü bu yıl kazananlar şöyle:
 
Cornelia I Bargmann
Rockefeller Üniversitesi - nörobiyoloji
 
David Botstein
Princeton Üniversitesi - genomiks
 
Lewis C Cantley
Weill Cornell Tıp Fakültesi - kanser
 
Hans Clevers
Hubrecht Enstitüsü - hücre biyolojisi
 
Titia de Lange
Rockefeller Üniversitesi - genetik
 
Napoleone Ferrara
California Üniversitesi, San Diego - patoloji
 
Eric S Lander
Harvard Tıp Fakültesi ve Massachusetts Teknoloji Enstitüsü - genetik
 
Charles L Sawyers
Memorial Sloan-Kettering Kanser Merkezi - kanser
 
Bert Vogelstein
Johns Hopkins Sidney Kimmel Kapsamlı Kanser Merkezi - kanser
 
Robert A Weinberg
Massachusetts Teknoloji Enstitüsü - kanser
 
Shinya Yamanaka
Kyoto Üniversitesi ve California Üniversitesi, San Francisco - kök hücre


MIT Mektubuna Parodili Yanıt

Geçenlerde internette ilginç bir mektupla karşılaştım. Bildiğim kadarıyla ABD'de üniversitelere merkezi yerleştirme yapılmıyor. Öğrenciler ÖSS benzeri SAT denilen bir sınav ve lise notları başta olmak üzere çeşitli kriterler göz önüne alınarak öğrencinin başvurduğu her bir okulca ayrı ayrı değerlendiriliyorlar. Dolayısıyla bizdekinden farklı olarak, öğrencilerle üniversiteler arasında doğrudan bir diyalog oluyor. İşte, aşağıdaki metin MIT'nin (Massachusetts Institute of Technology) başarılı bir öğrenci adayını kapmak için ona gönderdiği mektuptan alıntı:
 

Mr. John T. Mongan
123 Main Street
Smalltown, California 94123-4567
 
Dear John:
 
You've got the grades. You've certainly got the PSAT scores. And now you've got a letter from MIT. Maybe you're surprised. Most students would be.
 
But you're not most students. And that's exactly why I urge you to consider carefully one of the most selective universities in America.
 
The level of potential reflected in your performance is a powerful indicator that you mightwell be an excellent candidate for MIT. It certainly got my attention!
 
Engineering's not for you? No problem. It may surprise you to learn we offer more than 40 major fields of study, from architecture to brain and cognitive sciences, from economics (perhaps the best program in the country) to writing.
 
What? Of course, you don't want to be bored. Who does? Life here *is* tough *and* demanding, but it's also *fun*. MIT students are imaginative and creative - inside and outside the classroom.
 
You're interested in athletics? Great! MIT has more varsity teams - 39 - than almost any other university, and a tremendous intramural program so everybody can participate.
 
You think we're too expensive? Don't be too sure. We've got surprises for you there, too.
 
Why not send the enclosed Information Request to find out more about this unique institution? Why not do it right now?
 
Sincerely,
Michael C. Benhke
Director of Admissions
 
P.S. If you'd like a copy of a fun-filled, fact-filled brochure, "Insight," just check the appropriate box on the form.
 
Ve bu da öğrencinin hayli ilginç ve komik yanıtı:
 
Michael C. Behnke
MIT Director of Admissions
Office of Admissions, Room 3-108
Cambridge MA 02139-4307
 
Dear Michael:
 
You've got the reputation. You've certainly got the pomposity. And now you've got a letter from John Mongan. Maybe you're surprised. Most universities would be.
 
But you're not most universities. And that's exactly why I urge you to carefully consider one of the most selective students in America, so selective that he will choose only *one*of the thousands of accredited universities in the country.
 
The level of pomposity and lack of tact reflected in your letter is a powerful indicator that your august institution might well be a possibility for John Mongan's future education. It certainly got my attention!
 
Don't want Bio-Chem students? No problem. It may surprise you to learn that my interests cover over 400 fields of study, from semantics to limnology, from object-oriented programming (perhaps one of the youngest professionals in the country) to classical piano.
 
What? Of course you don't want egotistical jerks. Who does? I *am* self-indulgent *and*over confident, but I'm also amusing. John Mongan is funny and amusing - whether you're laughing with him or at him.
 
You're interested in athletes? Great! John Mongan has played more sports - 47 - than almost any other student, including oddball favorites such as Orienteering.
 
You think I can pay for your school? Don't be too sure. I've got surprises for you there, too.
 
Why not send a guaranteed admission and full scholarship to increase your chance of being selected by John Mongan? Why not do it right now?
 
Sincerely,
John Mongan
 
P.S. If you'd like a copy of a fun-filled, fact-filled brochure, "John Mongan: What a Guy!" just ask.

İlginç ve zekice bir parodi olmuş; ve tabi biraz da cesurca! John'un sonra hangi okulda okuduğunu bilmiyorum ama bu mektup internette epey yayılmış (Görüldüğü gibi, hala yayılıyor!). Bunun üzerine MIT öğrenci kabul bölümünden Grande Canine bir açıklama yapmış ve ilginç tanıtım mektuplarının geri dönüş yüzdesini arttırdığını ve dolayısıyla stratejilerinin işe yaradığını savunmuş. Aslında kendilerinin de klasik kolej tanıtım mektuplarını tiye aldıklarını anlatmış:

People have been getting a chuckle (aside from some MIT folks who have been getting fits) over an exchange posted on the WEB between MIT and a prospective student. The student, apparently, has the exchange on his WEB page, and it has spread from there. I'd like to give the student two cheers for a pretty good parody of our letter. In case you haven't seen the exchange, I'm adding it below. (I'm sending this message to those who inquire and who obviously have seen the exchange, but this message may be forwarded to others who haven't seen it.)

Our letter looks rather foolish to some taken out of context. The reason I'm only giving the student two cheers is that I don't know if he recognized our letter as a parody. Our tongue was planted firmly in our cheek with that letter. We've been trying to reflect in our publications and mailings some of the quirky humor at MIT. Since I came to MIT about ten years ago, I've admired the way people here poke fun at themselves. Witness the "Nerd Pride" buttons and hats, the strange cheers at football games, the "Nerd Crossing" sign, and various other "hacks." We've tried to inject some of that humor into our communications with students.

Some may not know why we mailed our letter. Most colleges participate in the Student Search Service. We buy names of high school students who have scored well on the PSAT and who have high grades. Colleges then mail these students letters and brochures to encourage them to look into the college in question. Top students can get ten of these a day. We thought that in this context, students would recognize our letter as being a bit of a parody of other letters.

The purpose of the letter was to get students' attention and provoke a dialogue through which students would learn more about MIT. In fact, the letter was very successful. The percentage of students asking for more information about MIT went up dramatically, and we ultimately enrolled one of the strongest classes in our history. Many students told us that the letter helped to dispel the image of MIT as a humorless, pompous, off-putting place. In spite of the fact that the response rate to this letter was the highest we have ever had, we have since switched to a more straightforward version which is getting almost as strong a response. We switched because we were concerned (justifiably, it turns out) about how the letter would look taken out of context.

If the student did recognize our letter as a parody, I give him two and half cheers. I won't give him three cheers, because if he did recognize it as a parody, it was sort of mean spirited to take it out of context and make us look foolish. But one could argue that we were doing a parody of other colleges' letters, so it serves us right. "Hoist with one's own petard." (Yes, we have a Shakespeare ensemble at MIT, and being in admissions, I can't let a message go out without a little promotion.) 


Sihrin Gizemleri Çözülüyor

 
Sahne gösterilerinin en etkileyicilerinden biri hiç şüphesiz sihir (ya da illüzyon) gösterileridir. Her ne kadar mantıklı bir açıklaması olduğunu bilsek de bazı sihirbazlık gösterileri bizi öylesine şaşırtır ki neredeyse sihirbazın büyü yaptığını düşünürüz. Sihirbaz, asistanını ya da daha da etkileyicisi seyircilerden bir gönüllüyü ikiye ayırır, havada uçururuz, kaybedip geri getirir. Sonra bunu nasıl yaptı diye düşünürüz de bazılarını açıklamak mümkün değil gibidir. İşte bu sıradışılık ve merak unsuru sihirbazlığı farklı bir gösteri türü yapar. Bu yüzdendir ki yüz yıllardır dünyanın birçok yerinde ister tiyatro sahnelerinde, ister sirklerde ya da televizyonlarda sihir gösterileri her zaman ilgi çekmeyi başarmıştır.
 
Ben de sihir şovlarını çok severim. Ama şu kartlı olanlar filan o kadar hoşuma gitmez. Daha gösterişli olanları benim ve eminim çoğu kişinin favorisidir. Geçen günlerde internette yaptığım aramalar sonrası gördüm ki Criss Angel son zamanlarda dikkat çeken ünlü bir sihirbazmış. Bir zamanlar ülkemizde de gösteri yapan David Coperfield kadar ünlü değil belki ama epey yetenekli biri. YouTube'da birkaç numarasını izledim ve hayrete düştüm. "Bu adam insan olamaz!" gibi düşüncelere kapılıyorsun izlerken. Şimdi, önce aşağıda kendisinin birkaç videosunu paylaşacağım. Eminim ilginizi çekecektir. Sonra konuşmaya devam edeceğiz.
 
İlk gösteride, Criss boynuna bir zincir doluyor ve izleyicilerden ikisi zinciri iki ucundan tutup hızla çekiyor. Tabi ki Criss boğulup ölmüyor :)
 
 

Bu şovda ise Criss bir çatıdan diğerine, izleyenlerin hayret dolu bakışları altında uçuyor; evet bildiğin uçuyor!

 
Nasıl, güzel gösteriler ama değil mi? Eminim izlerken doğal olarak bu adam bunu nasıl yapıyor diye düşündünüz. Ben de öyle düşündüm ve harekete geçtim. Televizyonda bir yerlerde eskiden tanıdığım bir yüzle, daha doğrusu bir maskeyle karşılaştım bu aramaların sonucunda. Kendisi "Maskeli Sihirbaz" (The Masked Magician) olarak biliniyor ve Amerika'da yayınlanmış "Magic's Biggest Secrets Finally Revealed" ("Sihrin En Büyük Gizemleri Nihayet Çözülüyor" gibi çevrilebilir) adlı bir program yapmış. YouTube'da kendisinin bu programından birçok video bulmak mümkün. Biraz araştırınca Maskeli Sihirbaz'ın, Criss Angel'in yukarıda izlediğiniz gösterilerinin sırlarını da açıkladığını gördüm.
 
İşte, aşağıdaki bölümde Maskeli Sihirbaz yukarıda izlediğimiz iki numaranın nasıl yapıldığını gözler önüne seriyor.
 
 
 
Evet, görüldüğü gibi her sihir numarasının bir sırrı var. Elbette bu sırrı çözmek zorlaştıkça hayret ve gösteriden alınan zevk artıyor. Dolayısıyla insan bu iyi numaraları düşünüp bulan sihirbazlara saygı duyuyor.
 
İşte, aşağıda açıklanması zor başka bir illüzyonun videosunu paylaşıyorum. Amerika'nın "Yetenek Sizsiniz Türkiye" versiyonu olan "America's Got Tallent"ta yer alan numara hayret verici.
 
 
 
Eminim Maskeli Sihirbaz'ın açıkladığı daha birçok sihirbazlık numarası vardır ama yukarıdakinin onlardan biri olup olmadığını bilmiyorum.

İnsan Klonlama

2012 Nobel Tıp-Fizyoloji ödülünü kazanan İngiliz bilim insanı Sir John Gurdon, yakın zamanda BBC radyo programında insan klonlamanın gelecek 50 yıl içinde yapılabileceğini düşündüğünü açıkladı. Kendisi bundan 50 yıl kadar önce kurbağa klonlayan kişi olduğu ve klonlama tarihinde bu vesileyle önemli bir yere sahip olduğu için, söylediği şey önemsenmeli diye düşünüyorum. Peki, klonlama tam olarak nedir? Bilim insanları neden klonlama yapmak ister? Klonlamanın riskleri nelerdir? Klonlamayla ilgili efsaneler ve yanlış bilinenler nelerdir? İnsan klonlamanın yol açacağı sorunlar aşılamaz mı? Tüm bu soruları ilerleyen paragraflarda tartışacağız.
 
Klonlama Nedir?
 
 
Ian Wilmut et al. Nature Reviews Genetics 4, 855-864 (November 2003)


Bir klon, bir canlı organizmanın tam genetik kopyası demektir. Bu bağlamda, aslında doğal olarak klon insanlar vardır ve aramızda yaşarlar. Tek yumurta ikizleri, tüm genom bakımından birebir aynıdır ve doğanın ürettiği klonlardır. Bu bakımdan yapay klonlama bir canlının tek yumurta ikizini üretmek gibidir. Yapay embriyo ikizleme (artificial embryo twinning) olarak adlandırılan nispeten eski teknikte, erken evredeki embriyo Petri kabında müdahale ile hücrelere ayrıştırılır ve her biri taşıyıcı annelerin rahimlerine aktarılır. Bu olay, kimi zaman anne rahminde doğal olarak gerçekleşen hadisenin taklidi gibidir.
 
Somatik hücre çekirdeği transferi (somatic cell nuclear transfer) ise doğada olmayan bir yöntemle klonlamadır. Yukarıda anlatılan yöntemden en önemli farkı bir embriyonun değil, tamamen farklılaşmış bir hücrenin tam bir canlıya dönüştürülmesidir. Doğal olarak embriyo hücreleri diğer tüm hücre türlerine dönüşme kapasitesine sahipken, deri hücresi, kas hücresi vb gibi farklılaşmış hücrelerin böyle bir hücresel kaderi yoktur. Ancak artık biliyoruz ki doğal olarak bu eğilimde olmasalar bile, farklılaşmış hücrelerin programı başlangıca döndürülerek kök hücre kapasitesi kazandırılabilir. Somatik hücre çekirdeği transferi olarak adlandırılan klonlama tekniği bu sayede mümkündür.
 
Basitçe anlatmak gerekirse, bu teknikte deri hücresi gibi bir vücut hücresi verici canlıdan alınır. Bir de yumurta bağışlayıcısı dişi vardır. Dişiden alınan yumurta hücresinin çekirdeği çıkarılır ve vücut hücresi ile elektrik akımı altında birleştirilir. Artık, içi boşaltılan yumurta hücresi vericiden alınan normal vücut hücresinden gelen çekirdeğe ve dolayısıyla onun taşıdığı genetik bilgiye sahiptir. Bu yumurta çeşitli kimyasallar ile bölünmeye teşvik edilir ve kültür ortamında embriyo gelişmeye başlar. Sonra gelişen embriyo alınır ve taşıyıcı annenin rahmine yerleştirilir. Hamileliğin sonunda dünyaya gelen canlı, genetik bilgisini (çekirdeği) vücut hücresinden aldığı için, vücut hücresi (somatik hücre) vericisinin (donörün) klonudur. Ancak, yumurta hücresinden mitokondriyel genetik bilgi de aldığı için yüzde yüz klon denemese de benzerlik yüzde doksan dokuzdan fazladır.
 
Klonlamanın Amacı Nedir?
 
Bilimin ilk amacı soruların peşinden gitmek, sınırları zorlamak, doğayı anlamaktır. Buradan bir fayda sağlanıp sağlanamayacağı ise bir sonraki meseledir. Klonlama da ilk olarak hücreyi ve canlılığı anlamak adına çok önemli keşiflerin yapılmasını sağlamıştır. Bunun yanında klonlamanın kullanım alanları da vardır. Terapötik klonlamada, hastanın klonu embriyo evresinde kendisini oluşturan ve birçok hücreye farklılaşma kapasitesinde olan kök hücrelere ayrılır. Yani klon canlı embriyo aşamasındayken öldürülür (ölüm ve yaşam kavramlarının tartışılabileceği bir zaman diliminde) ve kök hücre kaynağı olarak kullanılır. Toplanan kök hücreler sinir hücresi, karaciğer hücresi vb hücrelere farklılaştırılarak doku yenilenmesinde (gelecekte de doku ve organ mühendisliklerinde) kullanılır. Bu hücreler verici hastadan kaynaklandığı için doku uyuşmazlığı sorunu olmaz. Ancak hatırlatmak gerekir ki, erişkin kök hücreleri ve indüklenen (induced pluripotent) kök hücreler, terapötik (tedavi) olarak embriyonik kök hücrelere alternatiftir. (2012 Nobel Tıp-Fizyoloji ödülünü John Gurdon ile paylaşan Shinya Yamanaka, indüklenmiş pluripotent kök hücre oluşturduğu için ödüle layık görülmüştür.)
 
Üreme amaçlı klonlamada ise klon embriyonun yaşamasına izin verilir ve taşıyıcı bir anne tarafından doğurulur. Böylece insan gibi normalde eşeyli üreyen bir canlının eşeysiz üremesi mümkün olur. Doğal yollarla ya da tüp bebek gibi yardımcı metotlarla çocuk sahibi olamayan çiftler böylece klon bebek sahip olabilir. Dahası, çift olmaya gerek yoktur. Bir erkek ya da bir kadın tek başına çocuk sahibi olabilir (yumurta vericisi ve taşıyıcı anne sadece yardımcı elemanlardır). Ancak bebek, o kişinin genetik kopyası olacaktır. Üreme amaçlı klonlama (reproductive cloning) sadece eşeysiz üreme için kullanılmanın ötesinde ölen kişilerin yeniden dünyaya getirilmesinde de kullanılabilir. Detaylarını aşağıda tartışacağız.
 
Klonlamanın Riskleri Var Mıdır?
 
Hayattaki hemen herşeyin bir artı-eksi dengesi olduğu gibi klonlamanın da riskleri vardır. İlk risk başarı oranının düşüklüğüdür. Haberlerde izlediğiniz klonlanan bir koyun veya kedinin üretimi için epey emek harcanır ve binlerce denemeden ancak birkaçı başarıya ulaşır. Bu başarı oranı ile klonlamanın günlük hayatta yer alacak bir olguya dönüşmesi pek olası değildir. Klon canlı yüzlerce denemeden sonra dünyaya gelse bile çeşitli anomalilerin görülmesi olasılığı yüksektir. Klon canlı normalden büyük organlara sahip olabilir (large offspring syndrome) ve bu çok çeşitli tıbbi problemleri beraberinde getirir. Ayrıca böbrek, beyin ve bağışıklık sistemi sorunları da olasıdır.
 
Klonlama sırasında somatik hücre çekirdeğinin genetik programı yeniden programlandığı için gen anlatımı düzeninde sorunlar olabilir. Yani, normalde aktif olması gereken genler pasif duruma geçebilir ya da tam tersi durum söz konusu olabilir. Bu da klonlama sırasında başarısızlığa yol açabilir ya da anormal gelişim söz konusu olabilir.
 
Klonlama ile ilgili en popüler problem ise telomer uzunluğudur. Telomer, kromozomların ucundaki ek DNA dizileridir ve her hücre bölünmesinde (spesifik olarak, her replikasyonda) aşamalı olarak kısalırlar. Telomer dizi kısala kısala biterse, genleri içeren önemli DNA dizileri tehlike altına girer. Genetik kaosu engellemek için hücre bu aşamada kendi yaşamını sonlandırır. Dolayısıyla telomer uzunluğu hücresel yaş ile orantılıdır. Bugüne kadar klonlanan canlılarda telomer uzunluğu bakımından uyumlu sonuçlar elde edilememiştir. Yani bazen klonlar telomerleri kısa olarak dünyaya gelirler (ki ömürleri bu sebeple kısa olur); ya da normal veya daha uzun olabilir.
 
Görüldüğü gibi, klonlama daha iyi anlaşılması gereken, hala gelişim aşamasında olan bir konudur.
 
Klonlama Hakkında Yanlış Bilinenler
 
bio170cloning.blogspot.com
Klonlama oldukça heyecan verici bir konu ve bu sebeple popüler kültürde de kendisine yer bulmuş bir olgu. Romanlardan filmlere, felsefe kitaplarından karikatürlere... Ancak klonlamanın bu gibi mecralarda yanlış yer alması da olasıdır. Klonlamayla ilgili bilinen en büyük yanlışlardan biri yukarıdaki karikatürde yer alıyor. Bir kişiyi fotokopi aletinde çoğaltır gibi anında klonlayamazsınız. Klon önce laboratuvar ortamında üretilir, sonra anne rahminde gelişir, doğar ve büyür. Bugün 30 yaşında olan bir adamın klonu 30 yıldan biraz daha uzun bir süre sonra 30 yaşında olacaktır!
 
Yanlış bilinen diğer bir husus ise klonun orijinalinin yüzde yüz kopyası olmasıdır. Yukarıda açıkladığım gibi zaten metodun bir sonucu olarak yüzde yüz genetik eşitlik söz konusu değildir. Ancak daha da önemli olanı fenotip denilen genetik dışa vurumun sahip olunan genlerin doğrudan bir yansıması olmanın ötesinde çok karmaşık ve etkileşimli bir gen anlatım mekanizmasının sonucu olmasıdır. Ne kadar benzer olursa olsun, tek yumurta ikizlerinde bile fiziksel ve davranışsal farklılıklar mevcuttur. Bu, çevresel etkinin (beslenme, stres, tecrübeler vs) bir sonucudur. Dolayısıyla klonlar arasında da farklılıklar olacaktır.
 
Diğer bir mit ise klon ordular ya da işçiler üretmek. Bilimkurgu eserlerde yer bulan bu olay elbette olasıdır ancak çok düşük bir olasılıkla. Çünkü insan klonlamak gerek maddi açıdan gerekse emek ve zaman açısından normal yolla insan doğmasından daha zordur. Zaten insanlar yüz yıllardır başka insanları savaşlarda piyon gibi kullanırken ya da ucuz iş gücü olarak kullanırken klonlama zahmetine gerek var mıdır? Yine de açık bir kapı bırakıyorum.
 
genETİK!


İnsan klonlama modern zamanlarda bilimsel etik açısından en çok tartışılan konulardan birisi olmuştur. Burada en önemli etkenlerden biri dinlerdir. Her ne kadar klonlama "insan yaratma" olarak tanımlanamazsa da dini hassasiyetler sebebiyle özellikle Hristiyan dünyasında oldukça eleştirilmiştir. Yine de tüm batı dünyasının insan klonlamayı yasaklaması söz konusu olmamıştır. Aksine, İngiltere, İspanya, İsveç gibi bazı ülkeler araştırma amaçlı insan klonlamayı destekliyor. Asya'da ise dinin bu konuya tersi bir etkisi söz konusu. Japonya, Kore, Hindistan, Çin gibi ülkelerde insan klonlama çalışmaları destekleniyor çünkü buralarda etkili olan Hinduizm ve Budizm gibi dinler klonlamayı bir çeşit reankarnasyon olarak algılıyor.

Diğer bir kaygı noktası ise klonlanan insanların hakları. Klonlanan bir insan klonlandığı kişinin velayetinde mi olacak? Diğer insanlarla aynı haklara sahip olabilecek mi? Yoksa, örneğin hasta bir kişinin klonu o kişiye donör olması amacıyla üretilip, klonun rızası sorulmaksızın organ naklinde verici olarak kullanılacak mı?

Klonlamanın ne gibi ahlaki, etik değerlerle ne şartlar altında yasal olarak düzenlenebileceği oldukça tartışmalı diğer bir mesele. Klonlamayı uluslararası bir yasayla düzenleyebilir miyiz? Yoksa her ülke kendi değerlerine göre önlem almakta serbest mi bırakılmalı? Klonlama sadece tedavi amaçlı mı kullanılabilmeli; üreme amaçlı da kullanılabilir mi; ya da tamamen yasaklanmalı mı? İnsan klonlama hangi şartlara bağlanmalı ve nasıl takip edilmeli?

Belki tüm bu sorulara acilen yanıt bulmak zorunda değiliz ama bu hususları tartışıp karar vermek zorunda kalacağımız zaman uzak görünmüyor. Genetik biliminin insanlığa açtığı kapı, bilimsel sınırları zorlarken ahlaki, etik ve yasal sınırları da yeniden tanımlamayı zaruri kılıyor.

Yeni Superman Serisi: Man of Steel

 
Şüphesiz Holywood'un en çok ekmeğini yediği hikayelerin hatırı sayılır bir kısmı süper kahramanlar. Öyle ki çoğu karakterin hikayesi ısıtılıp ısıtılıp tekrar beyaz perdeye aktarılıyor. Neyse ki gerek Birleşik Devletler'deki gerekse birçok başka ülkedeki sinema seyircisi her yeni süper kahraman filmine gişede kazandırıyor. Çünkü bu tarz filmler bilimkurgunu, macerayı, dramı ve aşkı aynı potada eritiyor ve teknolojinin de nimetleriyle görsel bir şölene çeviriyor. Ancak, her ne kadar bu iş parasız olmasa da bir filmin başarısı sadece hasılatıyla ölçülemez. Gerçek başarı, yıllar sonra bile kaç kişinin o filmden övgüyle bahsettiğiyle doğru orantılıdır. Bu perspektifden bakınca, örneğin son yıllarda peşi sıra çekilen Spiderman filmleri sadece kar amacı güden ürünler kategorisinde kendine yer bulurken, Nolan'ın Batman serisi bir sinema şaheseri olarak birçoğumuzun aklında yer ediniyor.
 
İşte Holywood'un orijinal hikaye sıkıntısı çektiği ve bu nedenle süper kahraman filmlerine (Batman, Spiderman, Ironman, Avengers, Thor, Captain America, X-Man, Green Lantern, Hulk...) sarıldığı bu dönemde tüm kahramanların en süperi es geçilemezdi. Aslında 2006 yılında Superman yeniden sahnedeki yerini aldı (Superman Returns) ancak beklenen başarıyı yakalayamadı. Ancak Warner Bros. ümidini kesmedi ve yepyeni bir ekiple yeniden Superman serisini ekrana taşıyor.
 
Batman'i ciddi bir havaya kavuşturan ve unutulmaz bir üçlemeye imza atan Christopher Nolan bu kez yapımcı koltuğunda. Bildiğim kadarıyla hikayede de etkisi var. Senaryo David Goyer'e emanetken yönetmenlik görevi Zack Snyder'in. Bu ekibe bir de en baba film müziklerinin bestecisi Hans Zimmer'ı kattın mı, ortaya oldukça iddialı birşey çıkıyor. Nitekim Man of Steel'in ("Çelik Adam") ilk tanıtım fragmanları beklentileri yükseltiyor.
 

 
Bu film ile yıllarca unutulmayacak bir Superman serisinin başlaması ise ilk filmin senaryosuna bağlı. Ekip ve fragmanlara bakarak oldukça umutlu olduğumu söyleyebilirim. Ancak fragmanlar ya da ekip bir filmi değerlendirmek için çok iyi kriterler sayılmaz. Nitekim, yakın zamanda Cloud Atlas filmi için oldukça ümitlenmeme rağmen, basit bir hikaye ile karşılaşmıştım (her ne kadar film öncesinde okuduğum eleştirilerde sıklıkla öyküyü takip etmenin zorluğundan bahsedilmiş olsa da!). Yine de senaryoya dair biraz ipucu var elimizde. İlk film olması nedeniyle, beklendiği gibi, Superman'ın kendisini tanıması ve tanıtması ana hikaye. Toplumda pek hoş karşılanmamış olacak ki ikinci fragmanda elleri kelepçeli, askerlerin arasında hapisane koridorunda yürürken görüyoruz. Her ne kadar Superman'in kelepçelenmesi eleştirilse de bence çok yanlış olmamış. Sonuçta elbette Superman'i bir kelepçeyle durduramazsınız, ama zaten kendisi hapse gitmeyi kabulleniyor olmalı. Aksi halde onu yakalayabilirler mi? Kelepçe ise mahkumiyeti gösteren bir öge olarak kullanılmış. Her neyse; son olarak süper kahramanların süper düşmanlara ihtiyacı vardır. Man of Steel'de Clark'ın karşısına General Zod çıkıyor. Smallville'den bildiğim kadarıyla Zod da Superman'in gezegeninden hayatta kalmayı başaranlardan biri. Dolayısıyla Superman kadar güçlü. Yani ilk filmde Kal-El'in karşısına dişli bir rakip çıkıyor. Lex Luthor'u ileriki filmlere saklıyor olmalılar.
 
 
 
Kamera arkası ekipten söz ettikten sonra sıra kamera önüne geliyor. Superman'i Henry Cavill, babası Jor-el'i Russell Crowe, üvey babası Jonathan Kent'i ise Kevin Costner canlandırıyor. Man of Steel'de Clark'ın iki aşkını da izleyeceğiz gibi görünüyor: Amy Adams, Lois Lane rolünde; Jadin Gould ise Lana Lang.
 
 
Filmin yaz aylarında sinema salonlarına geleceğini (Türkiye için Haziran sonu gibi) ekledikten sonra son olarak yeni logo ve kostüme kısaca değinmek istiyorum. Logo daha afilli ve kaliteli olmuş. Önceki çok sıradandı. Yeni kostümde renkler koyulaştırılmış ve tartışılan kırmızı don çıkarılmış. Böylesi daha ciddi olmuş ve hedeflenen atmosfere daha uygun durmuş.

Ve bir dip not: İlk fragmandaki müzik Yüzüklerin Efendisi filminden, ikincisindeki ise Gladyatör filminde. Yani hiçbiri yeni Superman filmi için Hans Zimmer'ın besteleyeceği müzik değil. Bakalım, üstad Zimmer 80'lerdeki Superman serisinde duyduğumuz efsanevi müziğin yerine geçebilecek bir eser çıkarabilecek mi?

Microsoft Logosu 25 Yıl Sonra Değişti

Microsoft logo tarihi, yeni Microsoft ve Windows 8 logoları
Bilgisayar deyince ilk akla gelen marka hiç şüphesiz Microsoft ve milyarlarca insanın bilgisayarlarında kullandığı işletim sistemi Windows. Birçok Windows ürününden sonra son olarak Windows 8 yakın zamanda piyasaya sürülecek. Bildiğim kadarıyla deneme sürümünü ücretsiz indirip deneyebiliyorsunuz. Microsoft, Windows 8 ile yeni bir başlangıç yapma ümidi taşıyor. Şimdiye kadar kullandığımız tüm Windows ürünlerinden farklı bir arayüz ile kullanıcıların beğenisine sürülecek olan Windows 8 ile masaüstü bilgisayarlardan ziyade mobil araçlar (özellikle dokunmatik ekran) baz alınarak hazırlanmış gibi duran Windows 8, Windows 7'nin yerini alır mı yoksa Vista gibi vasat mı kalır bekleyip göreceğiz.
 
Microsoft, Windows 8 ile birlikte bu sonbaharda Windows Phone 8, yeni Xbox servisleri ve yeni Office'i de pazara sunacak. Şirket tarihinin en heyecanlı dönemlerinden birine girilirken, Microsoft 25 yıllık logosunu da değiştirdi. Yazının başındaki resimde önceki tüm Microsoft logolarını ve en yeni logoyu görebilirsiniz. Ayrıca Windows 8 için hazırlanan azur mavisi logo da yukarıda görünüyor.
 
25 yıllık logonun değiştirilmesi ticari olarak doğru bir adım mıdır bilemiyorum ama Microsoft yöneticilerinden Jeff Hansen, dünya genelinde hergün bir milyardan fazla insanca kullanılan Microsoft ürünlerinin yaşattığı deneyimin Microsoft markası için logo ve ürün isimlerinden daha önemli olduğunu söylüyor.
Microsoft Silverlight logosu
Yeni logoyla ilgili ilk eleştiriler ise iki yönlü: Bazı insanlar yeni logoyu olması gerekenden çok sade ve basit bulurken, diğerleri sadeliğin yerinde olduğu görüşünde. Kendi adıma konuşursam, ben yukarıda resmini paylaştığım Microsoft Silverlight'ın logosu gibi daha gösterişli ve orijinal logoları seviyorum.

Nobel Ödüllü Sürpriz Ziyaretçi


Nobel ödüllü bilim adamı Walter Gilbert ile çektirdiğimiz hatıra fotoğrafı 
Nobel ödülleri yirminci yüzyılın başından beri bilime büyük katkılar sağlayan başarılı bilim insanlarına verilen prestijli bir ödül. Ayrıca hiç şüphesiz en popüler bilim ödülü. Her ne kadar ekonomi, edebiyat veya barış ödülleri bazen tartışmalı dağıtılsa da fizik, kimya ve tıp ödülleri büyük çoğunlukla hak edenlere verilmiştir. Dolayısıyla, her ne kadar bilimin temel itici gücü merak olsa da böylesi prestijli ödüller de oldukça faydalı teşviklerdir ve her bilim insanının aklına "Acaba ben de bir gün Nobel alabilir miyim," sorusu gelir.

Geçen haziran ayında Nobel ödüllü bir bilim insanıyla ilk kez tanışma fırsatım oldu (İlk kez konuşma fırsatım ise daha önce Jack Szostak ile e-posta üzerinden olmuştu.). Koç Üniversitesi danışma kurulunda yer alan, 1980 Nobel kimya ödülü sahibi Dr. Walter Gilbert, laboratuvarımıza sürpriz bir ziyarette bulundu. Bu kısa ziyareti sırasında kendisiyle sohbet etme fırsatım olmadı ama en azından tanıştım. Yukarıda Dr. Gilbert ile çektirdiğimiz hatıra fotoğrafı yer alıyor (ayrıntılar için: https://cell-proteomics.ku.edu.tr/photos).
Maxam-Gilbert DNA dizileme yöntemi

Peki Walter Gilbert kimdir? 1932 Boston, ABD doğumlu Gilbert, lisans eğitimini kimya ve fizik alanlarında Harvard Üniversitesi'nde; yüksek lisans eğitimini fizikte aynı üniversitede ve doktora eğitimini Cambridge Üniversitesi'nde matematik dalında tamamlamıştır. Sonra Harvard Üniversitesi'ne geri dönmüş ve burada sırasıyla fizik, biyofizik ve biyokimya profesörü olarak görev yapmıştır. Allan Maxam ile geliştirdiği Maxam-Gilbert DNA dizileme yöntemi sayesinde 1980 Nobel kimya ödülünü kazanmıştır.
Sanger DNA dizileme yöntemi
Peki, Dr. Gilbert'a ödülü kazandıran çalışması neden önemlidir? Canlılarda kalıtım, çeşitlilik ve işlevsel bilginin taşınmasından sorumlu olan DNA (deoksiribonükleik asit) molekülünün her bir zinciri, bir polimerdir ve dört farklı monomerin kombinasyonel dizilimi sayesinde farklı moleküler bilgileri kodlama kapasitesine sahiptir. DNA'nın kodunu çözebilmek için bu monomerlerin hangi sırada dizildiğini bulmak gerekir. İşte Maxam-Gilbert DNA dizileme yöntemi bu amaç için bulunan ilk yöntemlerdendir ve Sanger metoduyla birlikte en önemli olanıdır.

Yeni Alf Filmi


80'li yıllarda yaşayıp da Alf'i bilmeyen yoktur. Ben de seksenlerin sonunda doğmuş olsam da önce TRT'de ve ileriki yıllarda Kanal D'de yayınlanan bu efsanevi diziyi izleme şansına erişenlerdenim. Dizi sıcak atmosferi, ince esprileri ve yer yer felsefi mesajlarıyla; başarılı oyuncuları ve tabi ki sevimli uzaylısıyla oldukça başarılı bir yapımdı ve tüm dünyada yayınlandığı yıllarda bir fenomen olmuştu. Bugün hala Alf hayranlarının kurduğu internet siteleri ve yaptıkları aktiviteler bu unutulmaz dizinin gönüllerde nasıl bir yer edindiğinin göstergesi.

Ben de geçtiğimiz kış aylarında tüm Alf dizisini (4 sezon ve 102 bölüm) YouTube üzerinden yeniden izledim. Şunu belirtmeliyim ki çocukken güldüğünüzden daha fazlasına gülüyorsunuz çünkü akıl dolu esprilerin bir kısmını muhtemelen o yaşlarda anlamamıştık. Ayrıca o zamanlarda böyle bir kuklanın - Kukla demeye dilim varmıyor! - nasıl yapıldığına şaşırıp yeniden takdir ettim. Çünkü jest ve mimikleriyle o kadar gerçekçi ki insan kukla olduğunu düşünmek istemiyor.

Ancak Alf'in son bölümü biraz hüzünlüdür; çünkü Alf, Melmac gezegeninin patlamasından sonra hayatta kalan diğer arkadaşları tarafından bir uzay gemisiyle Dünya'dan alınacaktır. Zor da olsa Tanner ailesi ile vedalaşır ama Dünya'dan ayrılamadan devlet yetkililerince yakalanır. 102 bölümlük efsanevi dizi böyle ucu açık biter çünkü yayıncı kanal son anda diziyi iyi giden reytinglerine rağmen başka bir diziye - muhtemelen hiçbirimizin bilmediği, önemsiz bir dizi - yer açmak için iptal eder ve yapımcılar maceraya bir sinema filmi ile son vermeyi kararlaştırır. Ne yazık ki dizi bittikten 4 yıl sonra ortaya çıkan ürün ("Proje: Alf", 1994) bir hayal kırıklığı oluyor. Ben de filmi indirmeme rağmen olumsuz eleştirilerden dolayı izlemeye hala yanaşamadım.

Neyse ki güzel haber birkaç gün önce duyuldu: Alf yeniden beyazperdeye geliyor! Sony Pictures Animation gerekli anlaşmaları yapmış ve Jordan Kenner'i yapımcı olarak atamış. Orijinal serinin yapımcısı ve Alf karakterinin üreten, yöneten ve orijinalinde seslendiren Paul Fusco da projede yer alacak. Ancak henüz senaryo ya da oyuncular belli değil. Dolayısıyla filmin çıkış tarihi de belli değil.

Kedi-sever (!) Alf, evin kedisi Şanslı'yı hipnotize ederken
Duyarlar mı bilmem ama yapımcılara nacizane birkaç tavsiyem var: Bence kesinlikle bilgisayar animasyonundan uzak durulmalı ve Alf karakteri tamamen mekatronik olmalı. Senaryoya gelirsek; ilk sinema filminde Alf'in devletten kaçmayı başardığını biliyoruz. Bence arada geçen zamanda Alf'in uzaylı arkadaşlarıyla yeni bir gezegeni yurt edinmeye çalışması fakat Alf'in Dünyalı dostlarını özlemesi girişinden sonra Alf Dünya'ya geri dönebilir - en azından ziyaret maksatlı. Bu vesileyle dizideki karakterler de filmde rol alabilir. Sonrasını da yazardım ama Sony beni yazar olarak kiralasın diye yazmıyorum :) En önemlisi Alf'in karakter özellikleri ve espri anlayışı orijinale sadık kalınarak yazılmalı. Yoksa başka bir Melmaclinin filmini izliyormuş gibi oluruz.

Yazımı sonlandırırken bir saygı duruşu olarak, Alf'e eşsiz yorumuyla Türkçe ses veren usta tiyatrocu Müşfik Kenter'i saygı ve rahmetle anıyorum. Keşke yeni filmi de onun sesiyle izleme şansına sahip olsaydık. Allah rahmet eylesin.

NASA'dan Hatalı Astrobiyoloji Keşfi

Yaklaşık iki yıl önce NASA'ya bağlı bir grup bilim insanı Dünya'da yaşayan bir bakteri türünün DNA yapısında yaşam için zorunlu olan elementlerden fosfor yerine, toksik bir element olan arseniği kullanabildiğini açıklamıştı. Bu açıklama bilim dünyasını iki nedenle heyecanlandırmıştı: Öncelikle bu diğer bütün canlılardakinden farklı bir DNA molekül yapısı demekti. İkincisi, uzayda bir yerlerde bizim umduğumuzdan çok farklı moleküler kompozisyonda canlıların var olabileceğine dair somut bir örnekti.

Ben de "Uzaylıları Dünya'da Aramak" başlıklı yazımda bir paragrafta haberi şöyle özetlemiştim:

Şimdi yeni bulguyu özetleyelim: NASA'dan uzmanlar Kalifornia'daki Mono gölü çamurundan izole ettikleri GFAJ-1 ırkından bakteriyi (tuzu seven Halomonadaceae ailesinden) kültür ortamında yaklaşık 1 yıl çoğaltıyor. Bu süre zarfında besiyerindeki fosfor miktarını zamanla azaltıp yerine arsenik miktarını arttırıyorlar. Ortamdan fosfor alamayan bakteriler onun yerine arseniği kullanmaya başlıyor. En çarpıcı bulgu ise ortama adapte olan bu bakterilerin fosfor yerine arseniği DNA yapısında bile kullanmaya başlaması.


Ancak son zamanlarda bu araştırmayı ciddi şekilde eleştiren yayınlar yapılmış. İlgilenenler detaylı haberi buraya tıklayarak okuyabilir. Özetle, bakterilerin büyüdüğü ortamda az miktarda da olsa fosfor bulunuyormuş. Bu da gösterir ki bu bakteri türü bildiğimiz diğer bütün canlılar gibi yaşamak için altı temel elementten biri olan fosfora bağımlı (diğerleri: karbon, hidrojen, azot, oksijen ve kükürt). Yani uzayda bir yerlerde bizim bildiğimizden farklı moleküler yapıda canlılar olma olasılığı çok düşük. Çünkü Dünya üzerinde oldukça uç şartlarda (aşırı sıcak, asidik, tuzlu vs ortamlarda) varlığını sürdürebilen canlılar bile temelde aynı moleküler yaşam setini kullanıyor. Evrende, yaşam için elverişli, Dünya benzeri çok az gezegen biliniyor ve hiçbiri tam olarak Dünya gibi değil. Bu da ne kadar büyük olursa olsun uzayda yalnız olma olasılığımızın fazla olduğunu gösteriyor.

Biraz da duruma bilimsel etik çerçevesinde değinmek istiyorum: Bilimde her zaman hata olabilir ve bu başka araştırmacılar tarafından tespit edilip düzeltilebilir. Ancak bu deneyde ortamda fosfor bulunmadığını açıklayıp sonra az da olsa fosfor olduğunu açıklamak gerçek bilgiyi yanıltıcı olacak şekilde gizlemek oluyor ki bu durum bilimsel etik sınırlarını aşıyor. Yine de bu durumda ilgili araştırma grubunun kesinlikle art niyetli olduğunu söyleyemeyiz; zira olayın bütün detaylarını bilmiyoruz.

Astrobiyoloji adına bir dönüm noktası olarak görülen çalışmanın hatalı çıkması yine de uzayda yaşamı arayış çabalarını sekteye uğratmamalı. Nitekim, hala bilmediğimiz çok şey var ve bilinmez bizim için birçok sürpriz saklıyor olabilir.

Geleceğe Dönüş: Oyun


Yalnız bilimkurgu değil, film deyince Geleceğe Dönüş'ün (Back to the Future) apayrı bir yeri var benim için. Birkaç ay evvel bir de bilgisayar oyunu olduğunu öğrenince heyecanlanmıştım. Sonra oyunu indirdim ve kurdum. Başlangıçta benim alışık olmadığım bir tarzda olduğunu görünce üzüldüm ama oynadıkça çok sevdim. Hatta sonra bu tarzın bu hikayeye en uygunu olduğunu da anlayıp yapımcıları takdir ettim. Her ne kadar oyunu oynadığımda sıcağı sıcağına paylaşamadıysam da blogumda, geç de olsa söz etmek istedim.


Öncelikle kısaca oyun tarzından bahsetmekte fayda var. Oyun bolca sinematik animasyon içeriyor. Yoğun bir aksiyondan ziyade hikaye akışı içerisinde size verilen görevleri yapıyorsunuz. Hikaye parçaları belli ortamlarda bir süre devam ediyor. Her ortamda bulmaca çözmeye ve seçim yapmaya yönelik görevleri tamamlayınca animasyonlar eşliğinde sonraki sahneye geçiliyor. Bazen bir görevi çözmek ve tamamlamak fazla zaman alıyor ve sıkıcı olabiliyor. Yine de oldukça ilginç görevler de var ve bazı görevleri çözmek oldukça zevkli. Aslında heyecan ve gerilim yüklü, klasik bilgisayar oyunlarından farklı olarak hikaye temelli bir oyun. Başlangıçta alışık olmadığım için yadırgasam da bu tarzı, sonra Geleceğe Dönüş için uygun olduğunu anladım. Çünkü filmlerde olduğu gibi oyun serisinde de hikaye ön planda; merak uyandıcı ve sürükleyici. Birçok yerde filmlere atıfta bulunuluyor. Ayrıca oyun bölümleri arasında, filmdekine benzer şekilde, ilginç bağlantılar var. Yani tam bildiğimiz ve beklediğimiz gibi.


Oyunun yapımcısı Telltale Games, bu tür hikaye tabanlı oyunlar konusunda usta bir firma. Geleceğe Dönüş oyun serisinin bence başarılı olmasında film serisinin da yazar ve yapımcılarından Bob Gale'in bu projede görev almasının önemli katkısı olduğunu düşünüyorum. Ayrıca yapım ekibindekilerin çoğunun Geleceğe Dönüş hayranı olması, ortaya daha iyi bir yapım çıkmasını sağlamış. İlginç bir not olarak yapım ekibinde bir Türk de var. Cemre Özkurt karakter tasarımcısı olarak çalışmış.


Hazır karakter tasarımından bahsetmişken, biraz da oyunun görüntülerinden bahsetmek istiyorum. Ekran görüntülerinden ve videodan da görüldüğü üzere, çizgifilm vari bir çizim kullanılmış. Yine bu tarz da şimdiye kadar oynadığım oyunlarda rastlamadığım bir tarz olsa da rahatsız edici gelmedi. Aksine, sıcak bir atmosfer oluşmasını sağlamış. Marty ve Doktor Brown karakterleri görsel olarak oyuncular Micheal J. Fox ve Christopher Lloyd'a benzediği gibi Doktor'un seslendirmesini de Lloyd yapmış. Martin'i çok başarılı bir şekilde bir seslendirme sanatçısı olan A. J. Locascio seslendirmiş. 5 bölümlük oyun serisi boyunca filmde olduğu gibi geçmiş ve gelecek arasında seyahat ediyoruz. Son bölümde Martin'in atalarından birini sürpriz bir şekilde Micheal J. Fox seslendiriyor.



Geleceğe Dönüş hayranı herkese oyunu tavsiye ederim. Aynı kalitede, aynı karakterlerle yeni bir macera yaşamak ve bu macerada Martin'i yönlendirmek, küçük bulmacaları çözüp görevleri tamamlayarak hikayede ilerlemek ve ilerledikçe sürpriz bağlantılarla karşılaşmak, filme benzer bir deneyim yaşattırıyor.

Dünyaca Ünlü Dört Üniversitenin Tarihi Bağları

Oxford Üniversitesi, İngiltere

Üniversiteleri sadece yüksek öğretim kurumları olarak algılamak çok şeyi göz ardı etmek olur. Bir üniversite tarihiyle; bulunduğu şehre, ülkeye ve hatta dünyaya yaptığı etki ile; kendi gelenekleri ve ekolüyle ele alınmalıdır. Daha önce DRT23'te dünya üniversiteleri sıralamalarıyla ilgili yazılar yazmıştım. Bu defa, yüksek öğretimle ilgili olan herkesin az çok bildiği dört dünya markası üniversiteyi farklı bir bağlamda bir araya getiren bir yazı yazıyorum. Çok az kişinin bildiği, tarihi detaylarda gizli ilginç bir bağlantılar silsilesi bu dört üniversiteyi bir araya getiriyor.

İlk önce Oxford Üniversitesi'yle başlayalım: 1096 yılında derslere başlayan Oxford Üniversitesi, Bologna Üniversitesi'nden sonra hala ayakta olan en eski ikinci üniversitedir. İngiltere'nin ve dünyanın en saygın okullarından biri olan Oxford'un sloganı "Tanrı ışığımdır"dır. Oxford eğitimine 20 binden fazla öğrencisiyle devam etmektedir.

Cambridge Üniversitesi, İngiltere

İkinci okulumuz yine İngiltere'den: Cambridge Üniversitesi. İngiltere'nin en köklü ikici üniversitesi olan Cambridge, bölge halkı ile Oxford öğrencileri arasındaki anlaşmazlık sonrası Oxford'dan ayrılan akademisyenlerce 1209 yılında kurulmuştur. Aralarında tarihi bağ olan İngiltere'nin en saygın bu iki okulu arasında büyük bir rekabet süregelmektedir. Bu iki okul kısaca "Oxbridge" tabiriyle de adlandırılır. Mottosu "Buradan ışık ve kutsal yudumlar (ile aydınlandık)" olan Cambridge hala 18 binden fazla öğrenciye sahip. Sıklıkla dünya üniversiteler sıralamalarında ilk sıraya seçilen Cambridge, 65 Nobel Ödülü ile başarısını belgelemektedir. 

Harvard Üniversitesi, ABD

Üniversite deyince birçok kişinin aklına ABD'nin en köklü üniversitesi olan Harvard gelir. 1636 yılında kurulan okul ABD'nin ilk üniversitesidir. Okula adını veren John Harvard sanılanın aksine üniversitenin kurucusu değil, ilk bağışçısıdır. Massachusetts Koloni yönetimince kurulmasına karar verilen okula din adamı John Harvard servetinin yarısını ve kütüphanesini bağışlar ve bunun üzerine okula onun adı verilir. Bir başka tarihi bağlantı da şudur: John Harvard Kuzey Amerika'ya İngiltere'den göç etmiştir ve eğitimin Cambridge Üniversitesi'nde tamamlamıştır. Hatta bu nedenle Harvard Üniversitesi'nin bulunduğu bölgeye Cambridge adı verilir. Sloganı "Hakikat" olan okul hala 21 binden fazla öğrenciye sahip.

Yale Üniversitesi, ABD

Üniversiteler arası tarihi yolculuğumuzda son durağa geldik: New Heaven, Connecticut. Dünyanın en saygın üniversitelerinden bir diğeri olan Yale Üniversitesi, ABD'nin en eski üçüncü yüksek öğretim kurumudur. 1701 yılında Connecticut Koloni yönetimince kurulması kararlaştırılan okulun temelleri 10 bakandan oluşan bir grupça atılmıştır. Yale'i bir önceki okulumuz olan Harvard'la bağlantılı kılan işte bu kurucular gurubudur; çünkü kurucuların onu da Harvard mezunudur. Okula ismini veren kişi ise yüksek meblağda bağışla okula katkı yapan tüccar Elihu Yale'dir. Yale'in mottosu da tarihi bağları olan yukarıdaki üç okulunkine benzer: "Işık ve Hakikat". Yale 11 binden fazla öğrencisiyle eğitime devam etmektedir.

Belki başka üniversiteleri de tarihi açıdan bu gruba bağlayan olaylar vardır. Burada yazdıklarım ilginç bir şekilde dünyanın en iyi üniversitelerinden dördünü birbirine bağlayan kuruluş hikayeleriydi.

Work and Travel

Work and Travel ("Çalış ve Gez") programı, üniversite öğrencilerine yaz aylarını Amerika Birleşik Devletleri'nde çalışarak ve gezerek geçirme fırsatı sunar. Her yaz dünyanın birçok ülkesinden üniversite öğrencileri, ABD'nin çeşitli yerlerinde birkaç ay çalışıp sonra da gezmek için bu programa katılıyorlar. Hem ABD'de iş tecrübesi - elbette okuduğunuz alanla ilgili değil - kazanma fırsatı sunuyor bu program hem de İngilizce'nizi dinleyerek ve konuşarak geliştirme şansı veriyor. Kalan zamanda biriktirdiğiniz parayla çeşitli şehirleri ve diğer yerleri gezebiliyorsunuz.

Ben de lisans yıllarımda bu programa katılmayı ciddi şekilde düşündüm ama katılmadım. Öncelikle karar verdikten sonra erken bir zamanda işlemlere başlamak gerekiyor. Bunun için güvenilir bir aracı kurum bulmak, pasaport ve vize başvurularını halletmek ve uçak bileti almak gerekiyor. Bunlar için belli bir başlangıç bütçesine sahip olmanız gerekiyor. Aracı kurum tercihi çok mühim çünkü çalışacağınız işi, kalacağınız yeri onlar ayarlıyor; bir sorun çıkarsa onlar size yardım ediyor. Araştırma safhasında çeşitli sözlükleri ve forumları okuduğumda gördüm ki ciddi sorunlarla karşılaşanlar oluyor: aracı kurumun gönderme işleminden sonra ilgilenmemesi, ağır iş şartları, kalacak yer bulamamak vb. Gittiğine pişman olanların yanı sıra çok iyi bir tecrübe edinme ve eğlenme şansı olanlar da var. İkinci gruba dahil olmak için Work and Travel öncesi iyi araştırma ve planlama yapmak ve biraz da şans gerekiyor.

Eğer biraz birikmiş paranız ve maceraya atılma isteğiniz varsa, ABD'yi gezmek ve görmek istiyorsanız, İngilizcem gelişsin diyorsanız ve McDonald's da kasiyer olmak ya da otelde temizlik görevlisi olmak gibi işleri yaparım diyorsanız Work and Travel tam size göre. Ama önce iyice bir araştırın ve okulunuzda veya çevrenizde daha önce Work and Travel'e katılmış tecrübeli kişilerle görüşün derim. workandtravel.net gibi internet sitelerini ve ekşi sözlük gibi sözlüklerdeki ilgili yazıları da okuyun.

Ayın Evrimi


Ay, Dünya'mızın gece lambası gibi; binlerce yıldır Güneş'ten mahrum kalınan gece vaktini aydınlattı. Ancak gökyüzünde asılı duran bu devasa taş kütle her zaman bugün olduğu gibi değildi. Milyarlarca yıl içinde uzayın engin ve ürkütücü karanlığında, boşluktan gelen tehlikelere maruz kaldı. Mars büyüklüğünde bir gök cismi 4 milyardan uzun süre önce Dünya'ya çarptığında kopan parçalar Dünya'nın yerçekiminden kurtulamadı ve bir araya geldi. Sonra sayısız meteor çarpması, volkanik aktiviteler ve benzeri ile sürekli evrilen Ay, bağrından koptuğu Dünya'ya vefa gösterircesine yorulmaksızın döndü onun etrafında ve olabildiğince yansıtmaya çalıştı Güneş ışığını. Bu yavaş dönüşüm NASA'nın hızlandırılmış canlandırma videosunda gözler önüne serilmiş.

Hiçbir Şeyi Unutmayan Kadın

Salvador Dali'nin 1931 tarihli "Belleğin Azmi" tablosu

"Zamanda Kaybolan Adam" başlıklı yazımda ciddi bir amnesia vakası olan Clive Wearing'den bahsetmiştim. Wearing'in beyni yaklaşık her 30 saniyede bir hafızasını sıfırlıyor ve yeniden başlatıyor. Bu nedenle Wearing için geçmiş ya da gelecek bir anlam taşımıyor. Geçmişi hatırlamadığı gibi hafızası yeni şeyleri de kaydetmiyor. Aslında hafızasız olmak bir durumun iki ekstrem ucundan biri. O halde sınırsız bir hafızaya sahip olmak nasıl birşey olurdu? Bu sorunun cevabını bilen biri var.

Jill Price'ın beyni diğer insanlarınkinden farklı. Bu yapısal farklılık nedeniyle neredeyse sınırsız bellek gücüne sahip. Nitekim Price inanılmaz bir hafızaya sahip. Yaşadığı hiçbir şeyi unutmayan Price size 20 yıl önce bugün öğle yemeğinde ne yediğini ya da 23 Şubat 1993'te annesiyle ne konuştuğunu anlatabilir. Jill Price'ın sıradışı öyküsünü abc'nin aşağıdaki YouTube videosunda izleyebilirisiniz.





30 saniyelik hafızaya sahip olmak kadar ürkütücü olmasa da sınırsız bir hafızanın duygusal olarak ne kadar zorlayıcı olduğunu da Price'dan dinliyoruz. Çünkü hayatının en zor ve sıkıntı verici anlarını hatırlayarak yeniden yaşayabiliyor. Sınırsız hafızanın bir hediye mi yoksa ceza mı olduğunu siz düşünün!

Böylesi vakalar ilginç olmanın ötesinde bilim için de oldukça önemli. Örneğin Jill Price'ı inceleyen bilim adamları beynin hafıza işlemiyle ilgili başka hiçbir örnekten elde edemeyecekleri çıkarımlarda bulunabilirler.

Uzay Mekiği Kalkışının Uçaktan Seyri


Uzay mekikleri insanoğlunun uzay macerasının sembolü gibidir. Her ne kadar NASA uzay mekiklerini kullanımdan kaldırmış olsa da (Yeni uzay araçları kullanmayı planlıyorlar.) bu emektar araçlar insanların hafızalarında yer edindi. NASA'nın en ünlü uzay mekiklerinden biri olan Discovery'nin 24 Şubat 2011'de son görevi için kalkışını uçakta uçuyorken görme fırsatı bulan NeilMonday kullanıcı adlı kişi bu güzel tecrübesini kaydedip videosunu YouTube'da paylaşmış.




Not: Bu sırada kaptanın espirili anonsu duyuluyor: "Uçağın sağındakiler, uzay mekiğinin kalkışını camdan izleyebilirsiniz. Uçağın solundakiler, uzay mekiğinin kalkışını izleyen, uçağın sağındaki insanları izleyebilirsiniz!" :)

Bu videoyu paylaşırken hatırladım: Benim resmim NASA'nın Face In Space etkinliği kapsamında Endeavour uzay mekiğinin 16 Mayıs - 1 Haziran 2011 arasında gerçekleştirdiği STS-134 uçuşu sırasında uzaya götürülmüştü. Hep istediğim birgün uzaya gitme hayalimi henüz gerçekleştirememiş olsam da resmimi uzaya gönderebildim.

Asırlık Öngörüler


Gelecek her zaman merak unsuru olmuştur; ister kendi kişisel geleceğimiz olsun ister dünyanın geleceği. Bazı hayalperestlerin geleceğe dair tahminleri şaşırtıcı olabiliyor. Bunlardan biri de pek tanınmayan Amerikalı bir mühendis olan John Elfreth Watkins. BBC'nin the Saturday Evening Post gazetesine dayanarak verdiği habere göre Watkins, 20. yüzyıla birkaç gün kala kaleme aldığı yazısında bir asır sonrasına, yani 2000'li yıllara dair tahminlerde bulunmuştu. 20. yüzyılın başında hayata veda eden Watkins'in 21. yüzyıla dair öngörülerinden birçoğu gerçekleşti ve o zamanın teknolojisini düşününce bu tahminlerden bazıları şaşırtıcı derecede iyi.

Watkins'in gerçekleşen öngörülerinden bazıları şöyle:

1. Dijital renkli fotoğraf

Henüz fotoğrafın yeni kullanılmaya başlandığı bir zamanda Watkins, yüzyıl sonra insanların renkli fotoğrafları çok kısa sürede Dünya'nın bir ucunda diğerine göndereceğini öngörüyordu. Kendi ifadesinde fotoğrafların telgraf ile iletileceğinden bahsediyor. Bugün renkli fotoğraflar saniyeler içinde Dünya'nın bir ucundan diğerine sayısal (dijital) olarak aktarılıyor. Belki bu telgraf ile değil de internet ile yapılıyor ama öngörü temelde oldukça doğru.

2. Amerikalıların uzayan boyları

Watkins'e göre yüzyıl sonra Amerikalıların boyları 1-2 inç daha uzun olacaktı. Gerçekten de istatistiklere göre 1900'de ortalama Amerikalı erkek boyu 66-67 inç (1.68-1.70 m) iken 2000'de 69 inçti (1.75 m).

3. Cep telefonları

Henüz Alexandre Graham Bell'in ABD'nin bir kıyısından diğerine telefon görüşmesi yapmasından bile 15 yıl önce, Watkins 2000'lerde insanların kablosuz telefonlarla ülkeler arası konuşacağını söylüyordu. Gerçekten çağına göre harika bir tahmin!

4. Hazır yiyecekler

Watkins'e göre insanlar hazır yemekleri sipariş edeceklerdi. Bu çoktan gerçekleşmiş bir öngörü. Ancak Watkins tabakların firmalara geri iade edileceğini düşünmüş. Bugün daha çok karton, plastik vb. tek kullanımlık kaplarda hazır yiyecekler servis ediliyor.

5. Yavaşlayan nüfus artışı

Watkins 2000'lerin başında ABD nüfusunun 350-500 milyon arasında olacağını tahmin etmiş. Gerçekte ABD nüfusu yüzyılın başında ancak 280 milyona ulaşmıştı ama en azından nüfus artış hızının azalacağı tahmini doğruydu; çünkü eğer ABD nüfusu son yüzyılda, bir öncekindeki (1800-1900 arasındaki) oranla artmış olsaydı 21. yüzyılın başında ABD nüfusu 1 milyarı geçmiş olurdu.

6. "Sıcak-ev" sebzeleri

Elektrikli aydınlatıcıların güneş ışığı gibi kullanılacağı ve toprağa verilen elektriğin sebze-meyve üretimini hızlandıracağı sistemleri öngörmüştü Watkins. Bitki gelişimini hızlandırmak için toprağa elektrik uygulanması bugün her yerde kullanılmasa da deneysel olarak işe yarayan bir metod. Ayrıca elektrikli aydınlatma laboratuvarlarda bitkilerin büyütülmesinde kullanılıyor. Ancak günlük hayatta bu yöntemlerin tarımda sıklıkla kullanıldığını söyleyemeyiz.

7. Televizyon

Watkins'in olağanüstü öngörülerinden biri de televizyon. Kendi ifadesinde aynen bir uçta kameranın ve diğer uçta ekranın olduğu sistemler aracılığıyla her türden insan ve nesne görüntülerinin millerce öteye aktarılacağını söylemiş.

8. Tanklar

Büyük, tekerlekli kalelerin hızla yol alacağından bahsetmiş. Bu tanımı ilk kez 1. Dünya Savaşı'nda kullanılan tanklar ile örtüşüyor.

9. Daha büyük meyveler

Watkins'in insanların daha büyük meyveler yiyeceği tahmini de tutmuş. Nitekim bugüne değin birçok bitkinin daha büyük meyveler üreten varyeteleri ıslah yöntemleriyle geliştirildi. Hormonlu meyveleri de unutmamak gerek tabii!

10. Hızlı trenler

O dönemde kullanılan en önemli ulaşım araçları olan trenlerin yüzyıl sonra daha hızlı olacaklarını tahmin etmek zor değil ama bu tahmin sayısal olarak o kadar doğru ki; bu da tahmini etkileyici kılıyor. Öyle ki Watkins trenlerin dakikada 2 mil katedeceklerini, ekspres trenlerin de saatte 150 mil hıza ulaşacaklarını öngörmüş. Tam yüz yıl sonra Boston ile Washington D.C. arasında hizmete giren Acela Ekspresi'nin maksimum hızı saatte 150 mildi.

Bazı diğer tahminleri

Merkezi ısıtma ve iklimlendirme; ucuz arabalar; ortalama ömrün 50 yıla çıkması; bedava üniversite eğitimi; dondurulmuş besin nakliyatı. Ortalama ömrün beklediğinin üzerine çıkması sevindirici! Diğer tahminleri ise yine başarılı.

Ve başarısız tahminleri

Elbette Watkins'in yazdığı herşey gerçekleşmedi. Bunlar arasında günlük hayatta İngilizce'de artık C, X ve Q harflerinin kullanılmayacağı, herkesin günde 10 mil yürüyeceği, büyük şehirlerde tüm araç trafiğinin tamamen yeraltına veya yerüstüne aktarılacağı, artık rahatsızlık veren sivrisinek ve sineklerin olmayacağı tahminleri bunlar arasında sayılabilir.

1852-1903 yılları arasında yaşayan mühendis John Elfreth Watkins, bu tahminlerini 1900 yılında Ladies' Home Journal adlı dergide What May Happen in the Next Hundred Years (Gelecek Yüzyılda Olabilecek Şeyler) başlıklı makalesinde yazmıştı.

DeLorean Geleceğe Dönüyor


Otomobil sadece ulaşım ihtiyacını gidermek için kullanılan basit bir maikneden öte, sahibinin tarzını ve zevklerini de yansıtan bir araç aslında. Şu an bir otomobil satın alacak olsaydım ve tabi yeterince param da olsaydı, ntvmsnbc'deki şu haberi (Haberi görmek için buraya tıklayın!) gördükten sonra DMC DeLorean'ı alırdım herhalde. Geleceğe Dönüş ("Back to the Future") filmleriyle dünya çapında tanınan bu otomobil, tasarımıyla devrinin diğer araçlarından ayrılıyor. Metal kasası, sportif dizaynı ve kanat gibi yukarı doğru açılan kapılarıyla çok dikkat çekici, şık bir tasarıma sahip.

Habere göre bu aracın üreticisi olan DMC firması gelecek yıl Amerika Birleşik Devletleri'nde DeLorean'ın elektrik motorlu versiyonunu satışa sunacakmış. Sanırım aracın iç veya dış dizaynında herhangi bir değişiklik olmayacak. 100 km hıza 4.9 saniyede çıkabilen aracın maksimum hız sınırı ise 200 km/saat. 3 buçuk saatlik şarj ile 160 km yol almak mümkün olacakmış.


Yukarıdaki video History Channel'ın DMC firması ve DeLorean aracıyla ilgili kısa belgeseli. Belgeselde de bahsedildiği gibi firmanın hızlı yükselişi çok kısa sürüyor. Bildiğim kadarıyla satılan tek modelleri de Geleceğe Dönüş filmlerinde boy gösteren DMC-12. DMC firması, çağa ayak uydurup elektrik motoruyla donatarak DMC-12'yi yeniden piyasaya sürüyor. Ne kadar kazanç sağlayacaklarını kestirmek zor ama DMC-12'yi gerek Geleceğe Dönüş serisi sonrası tanıyıp sevenler gerekse üretildiği zaman görüp hayran olanlar için bu araca sahip olmak için iyi bir fırsat.

Google Bilim Fuarı 2012


Her soruya verecek yanıtmız olmayabilir ama cevaplar kadar sorular da önemlidir. Büyük buluşların ve keşiflerin ardında çoğu zaman doğru soruyu soran insanlar vardır. Doğru soruyu bulup bilimsel merakla peşinden gitmenin önemine atfen Google Bilim Fuarı genç insanları soru sormaya davet ediyor.




13-18 yaş arasındaki öğrencilerin bireysel olarak veya iki - üç kişilik grubuyla yarışmaya katılma hakkı var. Öğrenciler ebeveynlerinin de iznini aldıktan sonra aklındaki soruyu ve o soruya yanıt bulmak için yaptığı gözlem ve deneyleri, Google ürünlerinin kullanarak (YouTube, Google Docs vb.) paylaşıyor. Bu yıl için son katılım tarihi 1 Nisan. Daha sonra çeşitli alanlardan uzmanlardan oluşan jüri farklı yaş aralıkları için finalistleri ve dereceye girenleri belirliyor.

Kazananlar için harika ödüller var: Google'dan 50 bin dolarlık eğitim bursu; National Geographic uzmanlarıyla Galapagos Adaları'na gezi; CERN, LEGO veya Google'da staj ve diğerleri. En önemlisi böylesi bir uluslararası yarışmada elde edilecek derecenin gelecekteki kariyerine olacak etkisi...

İlgili öğrenci, öğretmen ve veliler yarışmanın resmi internet sitesini ziyaret edebilir (Ne yazık ki dil seçeneklerinde Türkçe yok!): Google Science Fair 2012