İstanbul Kafası

 
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı
Önce hafiften bir rüzgar esiyor;
Yavaş yavaş sallanıyor
Yapraklar, ağaçlarda;
Uzaklarda, çok uzaklarda,
Sucuların hiç durmayan çıngırakları
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.
 
...diye başlar Orhan Veli'nin ünlü "İstanbul'u Dinliyorum" şiiri. Binlerce yıllık tarihiyle ve barındırdığı insan çeşitliliğiyle İstanbul apayrı bir tarihtir, kültürdür ve güzelliktir. Her ne kadar bitmez problemleriyle yaşaması zor bir şehir olsa da güzelliğiyle yüzlerce şiire, şarkıya, filme konu olmuştur.
 
Doğup büyüdüğüm şehir olan İstanbul'dan ayrılalı henüz birkaç hafta oldu ama şimdiden bu kadim şehri özledim. Hep söylerim, bir yerde turist olarak bulunmakla orada yaşamak arasında çok fark vardır. İstanbul gezmek için harika bir şehir. Her yıl kendine çektiği milyonlarca turistle zaten bunu ispatlıyor. Ancak yaşaması zordur ve pahalıdır, Türkiye'nin diğer şehirlerine göre. Yine de İstanbul'da yaşamak, İstanbullu olmak bir başkadır. İnsan, doğası ne kadar güzel de olsa tek düze bir şehirde yaşamaya başlayınca İstanbul'un farklılığını daha iyi anlıyor.
 
Son birkaç haftadır sıkça NTV'de yayınlanan ve Levent Erden'in sunduğu "İstanbul Kafası" adlı programa denk geliyorum. Program güzel ama beni asıl etkileyen jenerik müziği oldu. Beni alıp İstanbul'a götüren bu güzel şarkının İstanbul'dan manzaralar eşliğindeki klibini paylaşmak istiyorum.
 

 

Man of Steel 3. Fragman ve Film Müziği


Uzun zamandan beri merakla beklediğim yeni Superman filmi Man of Steel'in vizyona girmesine az bir zaman kala (2 ay çok az sayılmasa da) yeni bir fragmanı yayınlandı. The Dark Knight serisi ile Batman karakterini unutulmaz biçimde ele alan Christopher Nolan'ın (Inception ve The Prestige diğer önemli eserlerinden) yapımcılığını üstlendiği ve senaryosunu ortak yazdığı filmin yönetmeni ise Zack Snyder (300 Spartalı ve Watchman'in yönetmeni). Superman'i Henry Cavill'in canlandırdığı filmin kadrosunda Russell Crowe ve Kevin Costner da yer alıyor.



"Yeni Superman Serisi: Man of Steel" yazımda öncek iki fragmanı ve film hakkında daha fazla detayı bulabilirsiniz. O yazımda Hollywood'un ünlü bestecisi Hans Zimmer'ın (Karayip Korsanları, Kara Şövalye, Son Samuray, Kara Şahin Düştü, Görevimiz Tehlike gibi efsane film müziklerinin bestecisi) yeni Superman filminin müziğini hazırlamakla uğraştığından bahsetmiştim. Usta bestecinin merakla beklenen müziği bu fragmana eşlik ediyor.

Hikayesiyle, görsel efektleriyle ve oyunculuklarıyla çok iyi bir filmin bizi beklediğini fragmanda görüyoruz. Ancak Hans Zimmer'ın hazırladığı Superman müziği bence eski Superman filmlerindeki, John Williams imzalı müzik kadar karakteristik ve özgün olmamış.
 


Man of Steel 21 Haziran'da Türkiye'de gösterime girecek.

Yeni Superman Serisi: Man of Steel

 
Şüphesiz Holywood'un en çok ekmeğini yediği hikayelerin hatırı sayılır bir kısmı süper kahramanlar. Öyle ki çoğu karakterin hikayesi ısıtılıp ısıtılıp tekrar beyaz perdeye aktarılıyor. Neyse ki gerek Birleşik Devletler'deki gerekse birçok başka ülkedeki sinema seyircisi her yeni süper kahraman filmine gişede kazandırıyor. Çünkü bu tarz filmler bilimkurgunu, macerayı, dramı ve aşkı aynı potada eritiyor ve teknolojinin de nimetleriyle görsel bir şölene çeviriyor. Ancak, her ne kadar bu iş parasız olmasa da bir filmin başarısı sadece hasılatıyla ölçülemez. Gerçek başarı, yıllar sonra bile kaç kişinin o filmden övgüyle bahsettiğiyle doğru orantılıdır. Bu perspektifden bakınca, örneğin son yıllarda peşi sıra çekilen Spiderman filmleri sadece kar amacı güden ürünler kategorisinde kendine yer bulurken, Nolan'ın Batman serisi bir sinema şaheseri olarak birçoğumuzun aklında yer ediniyor.
 
İşte Holywood'un orijinal hikaye sıkıntısı çektiği ve bu nedenle süper kahraman filmlerine (Batman, Spiderman, Ironman, Avengers, Thor, Captain America, X-Man, Green Lantern, Hulk...) sarıldığı bu dönemde tüm kahramanların en süperi es geçilemezdi. Aslında 2006 yılında Superman yeniden sahnedeki yerini aldı (Superman Returns) ancak beklenen başarıyı yakalayamadı. Ancak Warner Bros. ümidini kesmedi ve yepyeni bir ekiple yeniden Superman serisini ekrana taşıyor.
 
Batman'i ciddi bir havaya kavuşturan ve unutulmaz bir üçlemeye imza atan Christopher Nolan bu kez yapımcı koltuğunda. Bildiğim kadarıyla hikayede de etkisi var. Senaryo David Goyer'e emanetken yönetmenlik görevi Zack Snyder'in. Bu ekibe bir de en baba film müziklerinin bestecisi Hans Zimmer'ı kattın mı, ortaya oldukça iddialı birşey çıkıyor. Nitekim Man of Steel'in ("Çelik Adam") ilk tanıtım fragmanları beklentileri yükseltiyor.
 

 
Bu film ile yıllarca unutulmayacak bir Superman serisinin başlaması ise ilk filmin senaryosuna bağlı. Ekip ve fragmanlara bakarak oldukça umutlu olduğumu söyleyebilirim. Ancak fragmanlar ya da ekip bir filmi değerlendirmek için çok iyi kriterler sayılmaz. Nitekim, yakın zamanda Cloud Atlas filmi için oldukça ümitlenmeme rağmen, basit bir hikaye ile karşılaşmıştım (her ne kadar film öncesinde okuduğum eleştirilerde sıklıkla öyküyü takip etmenin zorluğundan bahsedilmiş olsa da!). Yine de senaryoya dair biraz ipucu var elimizde. İlk film olması nedeniyle, beklendiği gibi, Superman'ın kendisini tanıması ve tanıtması ana hikaye. Toplumda pek hoş karşılanmamış olacak ki ikinci fragmanda elleri kelepçeli, askerlerin arasında hapisane koridorunda yürürken görüyoruz. Her ne kadar Superman'in kelepçelenmesi eleştirilse de bence çok yanlış olmamış. Sonuçta elbette Superman'i bir kelepçeyle durduramazsınız, ama zaten kendisi hapse gitmeyi kabulleniyor olmalı. Aksi halde onu yakalayabilirler mi? Kelepçe ise mahkumiyeti gösteren bir öge olarak kullanılmış. Her neyse; son olarak süper kahramanların süper düşmanlara ihtiyacı vardır. Man of Steel'de Clark'ın karşısına General Zod çıkıyor. Smallville'den bildiğim kadarıyla Zod da Superman'in gezegeninden hayatta kalmayı başaranlardan biri. Dolayısıyla Superman kadar güçlü. Yani ilk filmde Kal-El'in karşısına dişli bir rakip çıkıyor. Lex Luthor'u ileriki filmlere saklıyor olmalılar.
 
 
 
Kamera arkası ekipten söz ettikten sonra sıra kamera önüne geliyor. Superman'i Henry Cavill, babası Jor-el'i Russell Crowe, üvey babası Jonathan Kent'i ise Kevin Costner canlandırıyor. Man of Steel'de Clark'ın iki aşkını da izleyeceğiz gibi görünüyor: Amy Adams, Lois Lane rolünde; Jadin Gould ise Lana Lang.
 
 
Filmin yaz aylarında sinema salonlarına geleceğini (Türkiye için Haziran sonu gibi) ekledikten sonra son olarak yeni logo ve kostüme kısaca değinmek istiyorum. Logo daha afilli ve kaliteli olmuş. Önceki çok sıradandı. Yeni kostümde renkler koyulaştırılmış ve tartışılan kırmızı don çıkarılmış. Böylesi daha ciddi olmuş ve hedeflenen atmosfere daha uygun durmuş.

Ve bir dip not: İlk fragmandaki müzik Yüzüklerin Efendisi filminden, ikincisindeki ise Gladyatör filminde. Yani hiçbiri yeni Superman filmi için Hans Zimmer'ın besteleyeceği müzik değil. Bakalım, üstad Zimmer 80'lerdeki Superman serisinde duyduğumuz efsanevi müziğin yerine geçebilecek bir eser çıkarabilecek mi?

Xbox 360 Kinect


Teknoloji her geçen gün ilerliyor ve en hızlı gelişme kaydettiği alanlardan birisi de eğlence sektörü. Son yıllarda ciddi bir yarışın söz konusu olduğu oyun konsolları piyasası ise "Vay be!" dedirtecek bir gelişmeye sahne oluyor. Microsoft'un oyun konsolu Xbox'ın yeni modeli Kinect, E3 (Electronic Entertainment Expo) fuarında tanıtıldı.

Bir süredir Project Natal adıyla sürdürülen çalışmaların meyvesi olan yeni ürün kontrol kavramını yeniden şekillendiriyor. Kumanda, kol, kablo vs. hiç birşey yok. Xbox Kinect, kullanıcının beden hareketlerini (yalnız ellerini değil) ve sesini algılıyor ve böylece kontrol ediliyor. Oyunun yanı sıra film izleme, müzik dinleme ve çeşitli internet uygulamalarına erişme gibi birçok hizmeti bünyesinde toplayan Kinect bir zamanların bilim kurgu filmlerinden fırlamış gibi.

"Teknoloji bu kadar ilerledi mi?" dedirten Kinect'in tanıtım videosuyla sizi başbaşa bırakıyorum.

















Kinect ile oyun oynamanın tanıtıldığı ntvmsnbc'deki videoyu izlemek için buraya tıklayın.

Xbox 360 Kinect'in yıl sonunda piyasaya çıkması bekleniyor.

İstanbul Üniversitesi Çocuk Üniversitesi


Dünyanın en köklü üniversitelerinden biri olan İstanbul Üniversitesi şimdi Türkiye'de bir ilki gerçekleştirmek için kolları sıvadı. Yaklaşık bir yıldır hazırlıkları sürdürülen İÜ Çocuk Üniversitesi projesi bu yıl hayata geçiyor. Şimdi geleceğin üniversitelileri gençlerimiz hem ilkokul hem de lise öğrencisiyken üniversite kapısından girecek ve belki de geleceklerini yönlendirecekler.

Türkiye'den her yıl Dünyanın En İyi Üniversiteleri listesine girmeyi başaran tek okul olan İÜ dünyadaki sayılı örneklerinden biri olacak çocuk üniversitesi projesi ile hem çocukların bilim ve sanata ilgisini teşvik edecek hem de yetenekli çocukları keşfedip Genç Bilim İnsanı Yetiştirme Projesi'ne dahil edecek. Çocuklar isterlerse 3 haftalık yaz okullarında İÜ öğretim üyelerinden Genetik, Nano Teknoloji, Adli Tıp, Uluslararası Siyaset, Nükleer Fizik, Kriptoloji gibi alanlarda teorik ve pratik eğitimler alabilecekler. İsterlerse yaz okulundan daha kısa süren bilim modülleri ile bir alanda bilgi alabilecekleri gibi yine bilimsel geziler ile farklı bir tecrübe de edinebilecekler (Bilimsel geziler arasında CERN gezisi bile var!). Eğitim sonunda öğrenciler unutulmaz bir tecrübenin yanı sıra katılım sertifikaları ile evlerine dönecekler.

Yaz okullarının kontenjanları sınırlı; sayı 21. Ayrıca bu maliyetli etkinliklerin mecburen bir de ücreti var: 850 TL. Ancak üstün başarılı veya maddi durumu kötü olan öğrenciler için burslar da mevcut.

Bilim öğrencisi olduğum için hemen bilimsel aktivitelerden bahsetmeye başladım; neredeyse sanat programlarını unutuyordum! Koro ve şan, gitar, tiyatro programları İÜ Devlet Konservatuarı'nda verilecek. Sanat programlarının kontenjan ve ücretleri ise değişken.

Bu yazın bir bölümünü eğitimle geçirmek isteyen hevesli çocuklar ve velileri bütün programlar, ücretler ve burslarla ilgili ayrıntılı bilgiyi buradan bulabilrler:

İstanbul Üniversitesi Çocuk Üniversitesi internet sitesine ulaşmak için buraya tıklayın!

Bilinçaltı 3: Subliminal Reklamcılık


Bu yazı dizisinin ilk bölümü olan "Bilinçaltı 1: Günümüz Dünyasında Ekonomi"de bir parçası olduğumuz ekonomik sistem hakkında biraz konuştuk. İkinci yazı olan "Bilinçaltı 2: Bilinç ve Ötesi"nde bilinç ve bilinçaltı kavramlarına bilimsel bir yaklaşımla göz attık. Yazı dizisinin bu bölümünde ise bütünleştirici bir yaklaşımla sözün özüne varmaya çalışacağız.

Hepimizin filmlerden aşina olduğu hipnoz nedir? Benim de bu konuda bilgi sahibi olduğum söylenemez ama bir çeşit profesyonel uygulama ile kişinin bilinçaltına inildiğini ve hipnoz altındaki dimağıdan istenen bilginin elde edildiği veya istenilen bilginin bilincin süzgecine takılmadan zihne gönderildiği özel bir psikolojik haldir. Bildiğim kadarıyla hipnoz modern psikolojide halen başarıyla kullanılıyor. Elbette kişi bu uygulamaya kendi rızasıyla giriyor. Ancak hipnoza benzer bir yöntemin hemen hergün korunmasızca etkisi altında olduğumuzun farkında mısınız?

İster ticari anlamda olsun isterse ideolojik, bir fikri insanlara empoze etmek için kullanılan materyal ve yöntemler reklamdır. Film, afiş, logo vb birçok reklam malzemesi başta televizyon ve hızlı bir ivmeyle artan şekilde bilgisayar ve diğer iletişim araçları vasıtasıyla görsel ve işitsel iletilerle bilnçaltımıza kontrol edemeyeceğimiz mesajlar gönderiyor. Çünkü normal bir reklamda bir ürün tanıtılır ve size sadece bir dahaki alış-verişinizde bu ürünün de seçenekler arasında olduğunu hatırlamanız mesajı verilir. Reklamda kullanılan bütün o abartılı özelliklerine ve şahşahasına rağmen basit bir mantıksal süreçle ürünü diğerleriyle kıyaslar ve bir seçim yaparsınız. Oysa subliminal reklamcılıkta mesajlar gizlidir ve dikkatli incelenmediği takdirde fark edilemez. Ancak ilk yazımda da bahsettiğim gibi fark etmemeniz algılamadığınız anlamına gelmez. İşin önemli yanı ise bir kez daha tekrarlayacağım gibi subliminal mesajları değerlendirememizdir.

Şimdi biraz daha somut konuşalım. İlk kez 1900'lü yılların başında Amerikalı psikoloji profesörü Knight Dunlap, şuurla algılanamayan gizli gölgeler vasıtasıyla aynı uzunluktaki iki çizginin farklı algılanmasını sağladığında bilinçaltına gönderilen gizli mesajların etkisi kavrandı. James Vicary adlı reklamcılık uzmanı ise bugün 25. kare olarak bilinen metodu uyguladı. Sinema salonunda yaptığı deneyde filmin içine aralıklarla tekrarlayan saliselik kareler yerleştirdi. Sinema izleyicisi filmi izlerken hiç fark etmediği "Kola iç!" ve "Patlamış mısır ye!" subliminal mesajlarına maruz kalıyordu. Sonuç şaşırtıcıydı: kola satışları % 18.1 ve mısır satışları % 57.7 artmıştı. Bunlara benzer denemeler on yıllar boyunca çoğunlukla gizlilik içerisinde devam etti. Çok ilginç bir başka örnek ise şudur: Marlboro firması ilk kurulduğu yıllarda işler iyi gitmez ve şirket iflasın eşiğindedir. Sonra birisi çıkagelir ve yönetim kuruluna "Satışları bir ayda üç katına çıkarmam karşılığında şirketin yüzde elli ortağı olurum," der. Çaresizlik içindeki yöneticiler merakla teklifi kabul ederler. Adam depolardaki boş Marlboro kutularını ayaklarıyla ezdirtip uçakla gök yüzünden şehirlerin üzerine boşaltır. Boş Marlboro kutularının bilinçaltı etkisi sigara içicilerini "Bu kadar çok içildiğine göre..." mesajıyla Marlboro satın almaya yönlendirir. O ayki satışlar adamın vaad ettiğinden bile fazla gerçekleşince adam şirkete ortak olur. İşte o adam Philip Morris'tir.

Bilinçaltı mesajlar bugün ister ticari amaçla olsun isterse başka amaçlarla, birçok medya aracılığıyla uygulanmakta. Yazıyı yorumlarıma boğmadan gerçek örnekler vermeye devam ediyorum:

Irak'ın ABD tarafından işgali sizce de beklenenden daha kolay gerçekleşmedi mi? Aslında burada da subliminal mesaj uygulaması var. İşgalden önceki yaklaşık bir yıl boyunca Irak radyolarında özellikle de Kur'an yayınlarının altında çok düşük frekanslı "Direnmeniz faydasız!" gibi mesajlar bilinçaltına yönlendirilmiştir. İşitsel bilinçaltı mesajları bunun gibi birçok örnek içerir: Mesela Disney'in ünlü çizgi filmi Alaaddin'de çalınan şarkılardan birinde bir erkek sesi çok hızla "Elbiselerini çıkar!" mesajını verir. Bazı rock şarkılarında şarkı sözleri tersten okunduğunda satanist mesajlar içerir.

Görsel subliminal mesajlarda özellikle iki imge önem kazanır. İnsanoğlu diğer tüm canlılar gibi yaşam ve ölüm kavramlarına özellikle duyarlıdır ve dolayısıyla bilinçaltlarımızda bu iki kavramı çağırıştıran ögelere daha hassastır. Yani ölüm veya yaşam ile ilişkili ögelerle birlikte sunulan ürün bilinçaltına daha çok hitap eder. Bu yüzden özellikle yaşam, onun kaynağı doğum ve onun aracı olan cinsellik subliminal reklamcılıkta özellikle tercih edilir.

Buna ilişkin birkaç örneği görsel olarak paylaşıyorum: (Not: Reklamlardaki gizli mesajlar dikkatli bakıldığında fark ediliyor. Okuyucuların hassasiyetine duyarlılık ilkesi gereği açıklamaları yazmıyorum.)

Pepsi kola kutusu


Coca Cola "Kıvrımları hisset!" reklamı


Crest reklamı


İngiliz gazetelerinde bir reklam


Şimdi de çizgi filmlerde yer alan bilinçaltı mesajlara birkaç görsel örnek verelim:

Aslan Kral'dan bir sahne


Bir başka çizgi film



Ve bir diğeri


Son olarak birçok örneği bir araya getiren bir YouTube videosunu paylaşıyorum: (Not: Videoyu göremiyenler için linki: http://www.youtube.com/watch?v=Ng6hQfGzQig )



Bu üç bölümlük yazı dizisi boyunca konuya tümsel bir yaklaşımda bulunduk ve gerçek örnekleri, bilimsel dayanağı, tarihsel gelişimi ile bilinçaltı hakkında birçoğumuz için yeni ve şaşırtıcı olan bilgileri paylaştık. Konu daha da detaylandırılabilir ama bence genel bir bilgi vermesi açısından gereğinden fazlasını zaten konuştuk. Meraklılar veya hala inanmakta güçlük çekenler internette konuyla ilgili Türkçe veya İngilizce birçok yazı, resim ve videoya ulaşabilirler.

Bu yazı dizisinin amacı insanları habersiz oldukları bir tehlikeye karşı uyarmaktır. Herhangi bir ideolojik veya ticari amaç taşımamaktadır. Reklamsız yayıncılık ilkesini benimseyen DRT23, bu yazıda mecburi olarak reklam ögelerine yer vermiştir. Yazıda yer alan bilgiler bilimsel veri değeri taşımaz.

Yazı Dizisinin Sonu

Asiavision


Avrupa'da 1956'dan beri düzenlenen ve popüler Avrupa kültürünün en önemli unsurlarından biri olan Eurovision şarkı yarışmasının benzeri şimdi Dünya'nın en büyük kıtasında sahnelenecek. Asya ülkeleri ile birlikte Okyanusya ülkelerinin de katılacağı yarışmanın adı Asya - Pasifik Şarkı Yarışması (The Asia-Pacific Song Contest). Yarışmanın aktüel adı ise Bizim Sesimiz (Our Sound™).

Eurovision'un yapımcısı Avrupa Yayın Birliği (European Broadcasting Union - EBU), 2007 yılında yarışma formatını Singapurlu ticari bir kuruluş olan Asiavision Pte Ltd.'ye sattı. Böylece bu şirket Eurovision'un benzerini Asya'da gerçekleştirme hakkına sahip oldu. Yapılan hazırlıklar sonucunda yarışmanın ilki bu yıl (2010) yapılacak. Yarışma yeri ve tam tarihi henüz belli değil; ancak şehir devleti olan Singapur'da ve Mart ayında düzenlenme olasılığı oldukça yüksek.

Yarışmanın ilkine 13 ülke katılıyor; bu ülkeler: Avustralya, Bangladeş, Kamboçya, Çin, Hong Kong, Hindistan, Endonezye, Malezya, Filipinler, Singapur, Tayland, Tayvan ve Vietnam. Bu ülkelerin yaklaşık toplam nüfusu 3 milyar (Dünya toplam nüfusunun yaklaşık yarısı) ve yarışmayı televizyon aracılığıyla yarım milyar kişinin izleyeceği tahmin ediliyor. Ayrıca ilerleyen yıllarda bölgede yer alan diğer ülkelerin katılımı ile yarışmacı ülke sayısının 30'u aşabileceği tahmin ediliyor. Bu bilgiler göz önüne alındığında Asya - Pasifik Şarkı Yarışması'nın ticari değerinin oldukça yüksek olduğu görülüyor.

Yarışma formatı ise Eurovision ile hemen hemen aynı. Ülkeler kendi temsilcilerini seçtikten sonra bir cuma gecesi performans gösterisi yapılarak şarkılar canlı olarak sahnelenecek. Bu gösteri sonrası kısa mesaj ve internet aracılığıyla oylar kullanılacak. Eurovision'un aksine Asiavision'da ülkeler 2 oy hakkına sahip ve birini kendi ülkelerine verebilirler. Hafta sonu boyunca sürecek oylama sırasında oy dağılımları sürekli olarak güncellenerek internetten duyurulacak. Oylamanın bitişine yakın katılımcı ülkelerde birçok şehirde "Our Sound" sokak partileri düzenlenecek ve oylamanın tamamlanacağı pazar gecesi kazananlar gösterisi (The Winners Show) ile Asiavision heyecanı son bulacak.

Asiavision 2010'un Türkiye'de yayınlanıp yayınlanmayacağı ise henüz belli değil. Yarışmanın başarısına bağlı olarak Asiavision ileriki yıllarda Türk televizyonlarında da canlı olarak yayınlanabilir. Türkiye'nin Eurovision ile birlikte aynı anda Asiavision'a katılması ihtimali hakkında ise henüz bir açıklama yok. Yasal bir engel bulunmadığı takdirde - elbette farklı şarkılarla - her iki yarışmaya da katılmak hem Türkiye için iyi bir tanıtım fırsatı olacaktır hem de Türkiye'nin jeopolitik önemi daha iyi kavranacaktır.

Fizy

Çok sevdiğiniz bir şarkıyı dinlemek istiyorsunuz fakat onu internette aramak ve sonra indirmekten üşeniyor musunuz? O zaman bir de Fizy'i deneyin!

Fizy insanların internette istedikleri şarkıyı kolayca bulmaları ve dinlemeleri için hazırlanmış yeni bir site. Yayın hayatına Aralık sonunda başlamasına rağmen kalitesiyle kısa sürede dikkatleri üzerine çekmeyi başardı. Öyle ki açılışından birkaç gün sonra New York Times blogunda Rick Turoczy'nin yazısında övgüyle söz edildi. Fizy'le ilgili haberler diğer bazı önemli sitelerde de kısa sürede yer buldu.

Fizy'nin özelliklerinden belki de en önemlisi 75 milyardan fazla mp3'ün indekslenmiş olması. Yani aradığınız bir şarkıyı bulamama ihtimaliniz çok düşük. İkincisi, Fizy kullanımı kolay, basit tasarımlı bir site. Arama çubuğuna şarkının adını yazıp "dinle!" tuşuna basmanız yeterli. Google aramasına benzer şekilde muhtemel şarkılar uyum sırasına göre liste halinde karşınıza çıkıyor. Listeden şarkınızı seçtiğinizde, dosya indirmeye gerek kalmaksızın dinleyebiliyorsunuz. Mevcutsa şarkının videosunu izleme şansınız da var.

"Müzik dinlemenin en hızlı ve en kolay yolu" sloganıyla yola çıkan, minimalist tasarımı ve geniş arşiviyle dikkat çeken Fizy şu anda 26 dilde yayınlanıyor. Türkiye çıkışlı sitenin kısa sürede daha iyi tanınacağı ve daha çok kullanıcıya ulaşacağı düşüncesindeyim.

Notaların Dili

İnsanoğlu dünya üzerinde bulunduğu yüzlerce yıl boyunca hep yeni birşeylerin peşinden koştu, yeni şeyler keşfetti ya da oluşturdu. Bazısı bir işe yaramadı ya da önemini, işlevini kaybettiği için yok oldu; bazısı varlığını sürdürmeyi başardı ve nadir olarak bazıları da zaman ve mekan sınırlarını kendisi için yok kılmayı başardı ve hemen her yerden, her kültürden insana ulaştı ve varlığını oluştuğu ilk günden beri korumayı başardı. İşte kısa süreliğine veya ebediyen varlığını korumayı başaran her öge ortak bir paydada toplanıp üst kültürünü oluşturdu ve bunun gelip geçici veya daimi bir üyesi oldu.
Artık teknolojideki gelişmeler vasıtasıyla küreselleşen (Bence küreselleşmenin en önemli dayanağı teknoloji ve onun teorik temeli olan bilimdir.) dünyamızda neredeyse ortak bir kültürden bahsedebiliriz. Belki bugün bu köklü dönüşümün devam ettiğini ve hala her coğrafyanın kendine has özelliklerini koruduğunu iddia edebiliriz ama yakın gelecekte farklılıklarımızın azalacağı ve kültürlerimizin ortak bir paydada kaynaşacağı gerçeğini göz ardı edemeyiz. Bu uğurda önümüzdeki yüzyılda daha önceki her dönemden daha hızlı bir şekilde kültür erezyonu yaşanacağının ve belki de hala kullanılan pek çok dilin yok olacağının farkında olmalıyız.
Bu noktada bir virgül koyup esas konuma geçmeyi (Çünkü uzattıkça konuyu toparlayamayacak halde dağıttığımın farkındayım.) yararlı buluyorum. Az evvel bahsettiğim dillerin yok oluş sürecinde diğer tüm dillerden daha güçlü şekilde ayakta durmayı başaracağından şüphe etmediğim dil notaların dilidir. Zaten evrensel olan müzik dili birbirimizi anlamkta, kendimizi anlatmakta en iyi kullandığımız enstrümanlardan biri değil midir? Müziğin bir avantajı da diğer tüm dillerin (gerçek anlamda dillerin) aksine doğuştan gelen bir yetenek olmasıdır. İngilizin, Japonun, Kenyalının ne dediğini anlamazsınız ama icra ettiği müziği siz ya da beş aylık bebeğiniz dinleyebilir. Bu anlamda müzik sınır tanımaz, insanların arasındaki düşünsel sınırları kaldırır.
Bu yazıda genel olarak müzik hakkındaki düşüncelerimi paylaşmak istedim. Şimdi biraz daha somut yaklaşmak istiyorum konuya kendimi örnek vererek. Açıkcası müziğe yeteneğim olduğu söylenemez. [Allah'tan dinlemek için sadece iki kulak (Bir tane de olur :) yeterli.] Yani müziğin mutfak kısmından anlamam. Gerçeği sadece anlayanların mutfakta olduğu da söylenemez. Şişip patlayan balonlar misali günlük şöhretleri hepimiz biliyoruz. Herkes kaset çıkarmayı (Artık kaset kalmadı yahu:), klip çekmeyi, hatta internetteki video sitelerini bu bağlamda kullanmayı (Gerçeği YouTube artık kendi şöhretlerini çıkarır oldu.) denememeli. Ama fırsatınız varsa bir müzik aleti çalmayı öğrenmekten geri kalmayın. (Okullardaki flüt hariç; neredeyse binlerce kişilik Ulusal Flüt Orkestrası kurabilecek hale geldik:)
Bence müzikte sözlü ve sözsüz diye ayrım yapmak çok doğru. Hani rock, pop, klasik falan gibi ayrımlar varya işte bunların bir basamak üzerinde, hepsi için geçerli olabilecek (Rap hariç, o sözsüz olur mu hiç?) bir ayrım bence. Engin olmayan müzik bilgime (!) dayanarak söylediğim bu husus bağlamında yine kendimden devam edeyim. Genelde çok nadir müzik beğenirim ve fark ettim de sevdiğim müziklerin çoğu sözsüz. Bence sözü olmadığı halde işlenilen duyguyu dinleyicisine aktarabilen müzik daha başarılıdır. Tam bu noktada Eurovision parçamızın dili İngilizce mi olsun Türkçe mi tartışması aklıma geliyor ama bu kazana bir baharat daha eklemenin anlamı kalmadı; çünkü tadı kaçtı. Dolayısıyla bu konuda yorum yapmayacağım ama Eurovision Şarkı Yarışması yapıldığında elbette burada birkaç kelam ederim.
Yazının sonuna yaklaşırken en sevdiğim parçadan söz edeyim. Elbette şu gezegen üzerinde bunca yılda yazılan, söylenen yüz binlerce müzik eserinin hepsini dinlemeye ömrüm yetmez ama bugüne kadar dinlediklerim arasında birinin diğerlerinden benim için çok farkı var. Hırvat piyanist Maksim Mrvica'nın yorumladığı Ernest Gold'un bestelediği Exodus. Merak edenler için buraya YouTube'taki videosunun linkini koyuyorum.
All in all (Lisedeki İngilizce derslerinden Writing'teki en popüler sonuç paragrafı giriş cümlelerinden biri. Hey gidi lise günleri...) müzik denen hadise müzisyenleriyle, dinleyicileriyle yoluna devam ediyor. İnsanın canı sıkılınca da keyfi yerinde olunca da, yani her ruh halinde dinleyebileceği bunca müzik varken, insanoğlu da büyük bir zevkle müziği kullanamktan çekinmediğince ayakta kalmayı başaracak yegane dil notaların dilidir.