Bilinçaltı 3: Subliminal Reklamcılık


Bu yazı dizisinin ilk bölümü olan "Bilinçaltı 1: Günümüz Dünyasında Ekonomi"de bir parçası olduğumuz ekonomik sistem hakkında biraz konuştuk. İkinci yazı olan "Bilinçaltı 2: Bilinç ve Ötesi"nde bilinç ve bilinçaltı kavramlarına bilimsel bir yaklaşımla göz attık. Yazı dizisinin bu bölümünde ise bütünleştirici bir yaklaşımla sözün özüne varmaya çalışacağız.

Hepimizin filmlerden aşina olduğu hipnoz nedir? Benim de bu konuda bilgi sahibi olduğum söylenemez ama bir çeşit profesyonel uygulama ile kişinin bilinçaltına inildiğini ve hipnoz altındaki dimağıdan istenen bilginin elde edildiği veya istenilen bilginin bilincin süzgecine takılmadan zihne gönderildiği özel bir psikolojik haldir. Bildiğim kadarıyla hipnoz modern psikolojide halen başarıyla kullanılıyor. Elbette kişi bu uygulamaya kendi rızasıyla giriyor. Ancak hipnoza benzer bir yöntemin hemen hergün korunmasızca etkisi altında olduğumuzun farkında mısınız?

İster ticari anlamda olsun isterse ideolojik, bir fikri insanlara empoze etmek için kullanılan materyal ve yöntemler reklamdır. Film, afiş, logo vb birçok reklam malzemesi başta televizyon ve hızlı bir ivmeyle artan şekilde bilgisayar ve diğer iletişim araçları vasıtasıyla görsel ve işitsel iletilerle bilnçaltımıza kontrol edemeyeceğimiz mesajlar gönderiyor. Çünkü normal bir reklamda bir ürün tanıtılır ve size sadece bir dahaki alış-verişinizde bu ürünün de seçenekler arasında olduğunu hatırlamanız mesajı verilir. Reklamda kullanılan bütün o abartılı özelliklerine ve şahşahasına rağmen basit bir mantıksal süreçle ürünü diğerleriyle kıyaslar ve bir seçim yaparsınız. Oysa subliminal reklamcılıkta mesajlar gizlidir ve dikkatli incelenmediği takdirde fark edilemez. Ancak ilk yazımda da bahsettiğim gibi fark etmemeniz algılamadığınız anlamına gelmez. İşin önemli yanı ise bir kez daha tekrarlayacağım gibi subliminal mesajları değerlendirememizdir.

Şimdi biraz daha somut konuşalım. İlk kez 1900'lü yılların başında Amerikalı psikoloji profesörü Knight Dunlap, şuurla algılanamayan gizli gölgeler vasıtasıyla aynı uzunluktaki iki çizginin farklı algılanmasını sağladığında bilinçaltına gönderilen gizli mesajların etkisi kavrandı. James Vicary adlı reklamcılık uzmanı ise bugün 25. kare olarak bilinen metodu uyguladı. Sinema salonunda yaptığı deneyde filmin içine aralıklarla tekrarlayan saliselik kareler yerleştirdi. Sinema izleyicisi filmi izlerken hiç fark etmediği "Kola iç!" ve "Patlamış mısır ye!" subliminal mesajlarına maruz kalıyordu. Sonuç şaşırtıcıydı: kola satışları % 18.1 ve mısır satışları % 57.7 artmıştı. Bunlara benzer denemeler on yıllar boyunca çoğunlukla gizlilik içerisinde devam etti. Çok ilginç bir başka örnek ise şudur: Marlboro firması ilk kurulduğu yıllarda işler iyi gitmez ve şirket iflasın eşiğindedir. Sonra birisi çıkagelir ve yönetim kuruluna "Satışları bir ayda üç katına çıkarmam karşılığında şirketin yüzde elli ortağı olurum," der. Çaresizlik içindeki yöneticiler merakla teklifi kabul ederler. Adam depolardaki boş Marlboro kutularını ayaklarıyla ezdirtip uçakla gök yüzünden şehirlerin üzerine boşaltır. Boş Marlboro kutularının bilinçaltı etkisi sigara içicilerini "Bu kadar çok içildiğine göre..." mesajıyla Marlboro satın almaya yönlendirir. O ayki satışlar adamın vaad ettiğinden bile fazla gerçekleşince adam şirkete ortak olur. İşte o adam Philip Morris'tir.

Bilinçaltı mesajlar bugün ister ticari amaçla olsun isterse başka amaçlarla, birçok medya aracılığıyla uygulanmakta. Yazıyı yorumlarıma boğmadan gerçek örnekler vermeye devam ediyorum:

Irak'ın ABD tarafından işgali sizce de beklenenden daha kolay gerçekleşmedi mi? Aslında burada da subliminal mesaj uygulaması var. İşgalden önceki yaklaşık bir yıl boyunca Irak radyolarında özellikle de Kur'an yayınlarının altında çok düşük frekanslı "Direnmeniz faydasız!" gibi mesajlar bilinçaltına yönlendirilmiştir. İşitsel bilinçaltı mesajları bunun gibi birçok örnek içerir: Mesela Disney'in ünlü çizgi filmi Alaaddin'de çalınan şarkılardan birinde bir erkek sesi çok hızla "Elbiselerini çıkar!" mesajını verir. Bazı rock şarkılarında şarkı sözleri tersten okunduğunda satanist mesajlar içerir.

Görsel subliminal mesajlarda özellikle iki imge önem kazanır. İnsanoğlu diğer tüm canlılar gibi yaşam ve ölüm kavramlarına özellikle duyarlıdır ve dolayısıyla bilinçaltlarımızda bu iki kavramı çağırıştıran ögelere daha hassastır. Yani ölüm veya yaşam ile ilişkili ögelerle birlikte sunulan ürün bilinçaltına daha çok hitap eder. Bu yüzden özellikle yaşam, onun kaynağı doğum ve onun aracı olan cinsellik subliminal reklamcılıkta özellikle tercih edilir.

Buna ilişkin birkaç örneği görsel olarak paylaşıyorum: (Not: Reklamlardaki gizli mesajlar dikkatli bakıldığında fark ediliyor. Okuyucuların hassasiyetine duyarlılık ilkesi gereği açıklamaları yazmıyorum.)

Pepsi kola kutusu


Coca Cola "Kıvrımları hisset!" reklamı


Crest reklamı


İngiliz gazetelerinde bir reklam


Şimdi de çizgi filmlerde yer alan bilinçaltı mesajlara birkaç görsel örnek verelim:

Aslan Kral'dan bir sahne


Bir başka çizgi film



Ve bir diğeri


Son olarak birçok örneği bir araya getiren bir YouTube videosunu paylaşıyorum: (Not: Videoyu göremiyenler için linki: http://www.youtube.com/watch?v=Ng6hQfGzQig )



Bu üç bölümlük yazı dizisi boyunca konuya tümsel bir yaklaşımda bulunduk ve gerçek örnekleri, bilimsel dayanağı, tarihsel gelişimi ile bilinçaltı hakkında birçoğumuz için yeni ve şaşırtıcı olan bilgileri paylaştık. Konu daha da detaylandırılabilir ama bence genel bir bilgi vermesi açısından gereğinden fazlasını zaten konuştuk. Meraklılar veya hala inanmakta güçlük çekenler internette konuyla ilgili Türkçe veya İngilizce birçok yazı, resim ve videoya ulaşabilirler.

Bu yazı dizisinin amacı insanları habersiz oldukları bir tehlikeye karşı uyarmaktır. Herhangi bir ideolojik veya ticari amaç taşımamaktadır. Reklamsız yayıncılık ilkesini benimseyen DRT23, bu yazıda mecburi olarak reklam ögelerine yer vermiştir. Yazıda yer alan bilgiler bilimsel veri değeri taşımaz.

Yazı Dizisinin Sonu

Bilinçaltı 2: Bilinç ve Ötesi



"Bilinçaltı 1: Günümüz Dünyasında Ekonomi" başlıklı makale bu yazı dizisinin ilk bölümü. Okumak için buraya tıklayın!

Beyinlerimizin çok az bir yüzdesini kullandığımızı duymuşsunuzdur. O halde beynin geri kalan kısmı bir hiç uğruna mı kafatasımızı işgal ediyor? Elbette hayır. Her ne kadar vücudumuzda en az tanıdığımız organ beyin olsa da onun hakkında bildiklerimiz bize bilinç ve bilinçaltı kavramlarını daha iyi algılamamızda yardımcı oluyor. Beynimizin az bir bölümünü kullandığımız fenomeni de açıklamasını burada buluyor.

Beyni kullandığımız bilgisayarlara benzetirsek (sık kullanılan bir analoji) açık olan programlar bilincimizi, bilgisayarın sabit diskinde depolanan diğer program ve dosyalar ise biliçaltımızı temsil eder. Her gün duyu organlarımızla birçok şey algılarız. Eğer her birini tek tek değerlendirecek olsaydık bu kadar çok hesaplamayı en iyi bilgisayarlar olan beyinlerimiz bile başaramazdı. Kaldı ki yaşamak büyük bir strese dönüşürdü. Ancak bu detayları ihmal etmek de pahallıya mal olabilir. Bu yüzden beynimiz algıların çoğunu otomatik bir sistemle zamanı geldiğinde kullanılmak üzere depolar. Bunu yaparken değerlendirme sürecini devre dışı bırakarak beyin gücü ve enerjide tasarruf sağlar. Ancak bunca, önemi nispeten düşük detay diğer bilgilerle az ilişkili olarak depo edildiğinden geri çağırımı kolay olmaz. Bu yüzden üst kata çıkarken kaç merdiven basamağını geçtiğinizi hatırlamazsınız ve sorsaydım bana bunu saymadığınızı söylerdiniz. Halbuki, beyniniz bu bilgiyi bile saklar. Bu yüzdendir ki zaman zaman çok gereksiz ayrıntıları hatırlayarak şaşırabiliriz. Mesela eskilerden (çok uzun yıllardır dinlemediğiniz) bir şarkıyı dinlediğinizde zihninizde o günlere ait bir görüntü parçası belirebilir; halbuki bu anıyı onu yaşadığınızdan beri hiç düşünmemiş olsanız bile. Ya da nedenini anlamasanız da bir tat veya kokuyu duyu organlarınızla algılamadığınız halde anımsadığınız olmuştur. İşte bu detay bilgiler aktif olarak kullanılmasalar da saklanırlar ve bilinçaltını oluştururlar. Hem de beynin yüzde doksan beşinden fazlası bu iş için ayrılmıştır (Binde dokuz yüz doksan dokuz da denilmektedir; ancak bugünkü bilgilerimiz kesin bir ölçüm için yetersizdir.). Önemsiz detaylar için neden bu kadar yer harcar ki beynimiz?

Burada algı farklılığı cevaptır. Bilincin üst kısmı için (buzdağının, "iceberg", suyun üstündeki kısmı gibi) bu bilgiler ayrıntı ve önemsiz gibi görünse de saklanmalarının bir anlamı vardır. Bilgisayar ve beyin benzetmesinden devam edelim: Bilgisayar için bilginin girişi ve işlendikten sonra çıkışı söz konusudur. Klavye, fare, tarayıcı vb. ile bilgi girişi yaparız ve sonuçları ekran, yazıcı, hoparlör vb. ile alırız. Beynimiz için de benzer durum söz konusudur. Beş duyu ile bilgi alır, işler ve sinir ve kas sistemleri ve son davranıcı organlarla (el, bacak, ağız vb.) sonucu dışarı yansıtırız. Burada beyin bilgi işlemde temel rolü oynamakla birlikte tüm süreçte hakimdir. Beynimizin bu süreçte (bilgi alma, işleme, sonuç verme) bilgisayarlardan farkı işin bir kısmını otonom gerçekleştirmesidir. Tıpkı kaç merdiven çıktığımız bilgisini istemsizce algıladığımız gibi (bilgi alımı), bazı hareketlerimiz de istemsizdir (bilgi çıkışı). Biz bunların çoğuna refleks desek de tümünü kastetmeyiz. Diğerleri nedir?

Her konuşmanız veya hareketiniz yüzde yüz sizin kontrolünüzde mi? Hergün işe aynı yoldan gidiyorsanız bir süre sonra yolu düşünmezsiniz. Yürüyerek gidiyorsanız ayaklarınız sizi kendiliğinden götürür. Otomobille gidiyorsanız ilk bir iki gün yola özellikle dikkat ettiğiniz halde sonraki günlerde güzergahı hiç düşünmezsiniz; en azından üst bilincinizde. Artık yolu öğrendiğiniz söylersiniz. Ama öğrenseniz bile düşünmediğiniz şeyi yapamazsınız. Kaslarınızın hafızası yoktur.

Hergün birçok şeye tepki vermek durumundayız. Bazıları daha az önemlidir, diğerleri daha çok. Bazıları için anlık bir karar süreci yeterliyken bazıları uykumuzu kaçırır. Ama her karar verme sürecinde bilincin her iki kısmı (üstü ve altı) birlikte çalışır. Bilinçaltının size ne sunacağına karar veremezsiniz. Bu yüzden bazen çok şaçma şeyler aklımıza gelir. Neyse ki hepsini uygulamak zorunda değiliz. Çünkü üst bilinç mantıklı bir karar verme süreci uygular ve son söz onundur. Ancak karar verme süreci kısaldıkça ve alt bilincin yanlış bilgi sunma oranı arttıkça durum tehlikeye girer. Bu yüzden hatalarımızın çoğu kısa sürede karar vermek zorunda kaldığımızda olur. Örneğin, yanlış birşeyi ağzımızdan kaçırabiliriz; peki bu gerçekten düşündüğümüz şey miydi? Bunun için suçlanabilir miyiz? Neyse siz bir an önce özür dilemeye bakın! Çünkü böyle şeylerin izahı zordur ve ben de bu yüzden bu yazıyı bu kadar çok uzattım :)

Bilinçaltının bilgi girişi ve çıkışı doğal olarak neredeyse kontrolsüzdür. Bilinçaltı, deneyimlerimizi saklayarak muazzam bir bilgi bankası oluşturur ve yaşamımızı kolaylaştırır. Bilinçaltından yoksun olsaydık çok basit kararları vermekte bile aciz kalırdık. Yani handikapına kıyasla doğru orantılı önemde bir işlevi vardır. Ancak bizler için yeri geldiğinde bir zayıf noktaya dönüşür ve fırsatçılar bundan faydalanmakta geri kalmazlar.

İşte sonraki yazımda bu başlığın ilk iki yazısı birleşecek ve sarsıcı örnekleriyle az bilinen bir gerçeği gün yüzüne çıkaracak.

"Bilinçaltı 3: Subliminal Reklamcılık" başlıklı makale bu yazı dizisinin son bölümü. Okumak için buraya tıklayın!

Bilinçaltı 1: Günümüz Dünyasında Ekonomi


Milyarlarca insan dünyanın dört bir yanında kendince bir hayat sürüyor. Tek başımıza bu büyük insan topluluğunun önemsiz ve küçük bir parçasını oluşturuyormuşuz gibi hissediyoruz. Bizden önce de birileri vardı ve sonra da birileri olacak ve büyük makine sürekli yenilenen parçalarıyla çalışmaya devam edecek. Peki bu büyük makineyi kontrol etmeye, yönlendirmeye çalışan birileri var mıdır? Bunu nasıl yapabilirler ki? Ya da neden yapsınlar ki?

Bu yazı dizisinde işte bu pek de ilgilenmediğimiz ve çoğumuza komplo teorisi gibi gelen konuya yakından bakacağız. Şaşırmaya hazır mısınız?

Günümüz dünyasında hakim güç nedir? Biraz düşündükten sonra çoğumuzun cevabı para olacaktır? Size göre daha zengin olanların istediklerini elde etmekte sizden daha rahat olmaları rahatsız edici olabilir. Ama daha rahatsız edici olan şey, en zenginlerin bizi bile elde etmekten geri çekinmeme olasılıkları olabilir mi?

Siyasete fazla girmeyeceğim ama dünya ülkelerinin neredeyse ortak olarak kullandıkları ekonomik sistem kapitalizm ve serbest piyasa. Burada büyümenin sınırı yoktur. Bazıları sistemli olarak o kadar büyüyebilir ki hükümetlerin üzerinde güçlere sahip olurlar. Bu, yeri geldiğinde yoktan sebeplerle - var olan esas sebepse birilerinin kârıdır - savaşların çıkmasına bile sebep olabilir.

Konunun bir kolu bu güçler ve yöntemleri olabilir, ancak ayrı bir dalı. Bu yüzden buraya girmeyeceğim ama bundan bahsetmemin nedeni toplumların kaderine birilerinin karar verebilmesi gerçeğine fikirce ısınmamızı sağlamaktı.

Birşeyleri kontrol etmenin yolu birilerini kontrol etmekten geçer. Örneğin politik şantaj yöntemi ile bir bakana belli yönde hareket etmesi için baskı kurmak gibi. Kişileri doğrudan kontrol etmenin dışında daha az bilinen, fakat daha tehlikeli olanı ise toplulukları kontrol etmektir. Bu daha dolaylı yöntemleri gerektirdiğinden fark edilmesi çoğu zaman daha güçtür.

Yukarıda kısa kısa değindiğim hususlarda aklıma çarpıcı örnekler gelmekle birlikte bunları yazmıyorum. Ancak sizlerin de benzer güncel örnekleri hatırladığınızı sanıyorum.

Bir çoğumuz kendi hayatımızın akışı içindeyken önemli birşeyi unuturuz. Aslında bireysel olarak basit ve önemsiz gibi hissettiğimiz anlar olsa da aslında her birimiz oldukça güçlüyüz. Çünkü birilerinin bize ihtiyacı var. Bir siyasi partinin hükümete dönüşebilmek için sizin tek bir oyunuza oldukça fazla ihtiyacı vardır. Çünkü milyonlarca oy aslında birer oyun toplamı değil midir? Her ne kadar "Benim bir oyumu çıkar / ekle, ne fark eder ki?" düşüncesi çoğumuza hakim olsa da. Yine her markanın sizin alacağınız tek bir ürüne ihtiyacı vardır. Sizin gibi düşünen diğerleriyle birlikte seçimlerinizle bir marka iflas ederken diğeri yüksek kârlar elde eder. Ve tüm bunlar günlük hayatın parçasıdır. A marka deterjan yerine B marka deterjanı almak sizi etkilemeyebilir ama birilerini bayağı çok etkiler.

Yüz yıl kadar önce bir insanın ulaşabileceği kendisince üretilmemiş (satın almak zorunda olduğu) ürün sayısı ve çeşidi oldukça sınırlıydı. Bunda üretimdeki azlığın yanında mesafe etkeni de önemliydi. Dolayısıyla oldukça sınırlı ticaret söz konusuydu. Bir bölgedeki üretici, satıcı için ne rekabet ne de iflas aktif problemler olmuyordu çoğu zaman. Ancak zamanla birçok şey değişti. Artık modern dünyada insanlar daha çok şeye ihtiyaç duyuyorlar (Çoğu gerçekte ihtiyaç olmayabilir!) ve her ihtiyaçları için çok daha fazla alternatif söz konusu. Artık mahalle bakkallarının yerinde alış-veriş merkezleri, sokak sütçüsünün yerinde tüm ülkeye süt satan markalar var. Bir şekilde oldukça hareketli bir ekonomik-finansal sistemin içindeyiz ve bizi etkilemediğini söylemek saflık olur.

İşte bu hareketli sistem oldukça rekabetçi ve kimi zaman vahşi ("vahşi kapitalizm"). Her üreticinin, satıcının tek amacı ise daha çok kâr. Hatta "müşteri memnuniyeti" ve son yılların gözdesi "çevrecilik" konseptleri bile bir yerde yine bu amaca hizmet etmiyor mu? Mesajı ne olursa olsun markaların bir şekilde müşteriye ulaştırılması gerekiyor ve burada devreye reklam giriyor.

Yazının ikinci bölümünde reklam kavramına farklı bir açıdan bakacağız ve bilinçaltının istismarını göreceğiz.

"Bilinçaltı 2: Bilinç ve Ötesi" başlıklı makale bu yazı dizisinin sonraki bölümü. Devam etmek için buraya tıklayın!

Asiavision


Avrupa'da 1956'dan beri düzenlenen ve popüler Avrupa kültürünün en önemli unsurlarından biri olan Eurovision şarkı yarışmasının benzeri şimdi Dünya'nın en büyük kıtasında sahnelenecek. Asya ülkeleri ile birlikte Okyanusya ülkelerinin de katılacağı yarışmanın adı Asya - Pasifik Şarkı Yarışması (The Asia-Pacific Song Contest). Yarışmanın aktüel adı ise Bizim Sesimiz (Our Sound™).

Eurovision'un yapımcısı Avrupa Yayın Birliği (European Broadcasting Union - EBU), 2007 yılında yarışma formatını Singapurlu ticari bir kuruluş olan Asiavision Pte Ltd.'ye sattı. Böylece bu şirket Eurovision'un benzerini Asya'da gerçekleştirme hakkına sahip oldu. Yapılan hazırlıklar sonucunda yarışmanın ilki bu yıl (2010) yapılacak. Yarışma yeri ve tam tarihi henüz belli değil; ancak şehir devleti olan Singapur'da ve Mart ayında düzenlenme olasılığı oldukça yüksek.

Yarışmanın ilkine 13 ülke katılıyor; bu ülkeler: Avustralya, Bangladeş, Kamboçya, Çin, Hong Kong, Hindistan, Endonezye, Malezya, Filipinler, Singapur, Tayland, Tayvan ve Vietnam. Bu ülkelerin yaklaşık toplam nüfusu 3 milyar (Dünya toplam nüfusunun yaklaşık yarısı) ve yarışmayı televizyon aracılığıyla yarım milyar kişinin izleyeceği tahmin ediliyor. Ayrıca ilerleyen yıllarda bölgede yer alan diğer ülkelerin katılımı ile yarışmacı ülke sayısının 30'u aşabileceği tahmin ediliyor. Bu bilgiler göz önüne alındığında Asya - Pasifik Şarkı Yarışması'nın ticari değerinin oldukça yüksek olduğu görülüyor.

Yarışma formatı ise Eurovision ile hemen hemen aynı. Ülkeler kendi temsilcilerini seçtikten sonra bir cuma gecesi performans gösterisi yapılarak şarkılar canlı olarak sahnelenecek. Bu gösteri sonrası kısa mesaj ve internet aracılığıyla oylar kullanılacak. Eurovision'un aksine Asiavision'da ülkeler 2 oy hakkına sahip ve birini kendi ülkelerine verebilirler. Hafta sonu boyunca sürecek oylama sırasında oy dağılımları sürekli olarak güncellenerek internetten duyurulacak. Oylamanın bitişine yakın katılımcı ülkelerde birçok şehirde "Our Sound" sokak partileri düzenlenecek ve oylamanın tamamlanacağı pazar gecesi kazananlar gösterisi (The Winners Show) ile Asiavision heyecanı son bulacak.

Asiavision 2010'un Türkiye'de yayınlanıp yayınlanmayacağı ise henüz belli değil. Yarışmanın başarısına bağlı olarak Asiavision ileriki yıllarda Türk televizyonlarında da canlı olarak yayınlanabilir. Türkiye'nin Eurovision ile birlikte aynı anda Asiavision'a katılması ihtimali hakkında ise henüz bir açıklama yok. Yasal bir engel bulunmadığı takdirde - elbette farklı şarkılarla - her iki yarışmaya da katılmak hem Türkiye için iyi bir tanıtım fırsatı olacaktır hem de Türkiye'nin jeopolitik önemi daha iyi kavranacaktır.

ALF ve Kara Şimşek Meltem Tv'de

80'lerden 3 Unutulmaz Dizi başlıklı yazımda çocukluğumun unutulmaz dizilerinden bahsetmiştim. Geçen gün uyduda yeniden kanal araması yaptıktan sonra birkaç yeni kanal (bazıları gerçekten yeni, diğerleri daha önceden bizim uyduda olmayan) bulduk. Bunlardan biri de Meltem Tv'di. Kardeşim, Meltem Tv'de ALF'in yayınlandığını öğrenince bana haber verdi. Bugün de yine Meltem Tv'de bir başka efsane dizi Kara Şimşek'in de yayınlandığını öğrendim. İyi ki kanal aramasını yapmışız da Meltem Tv'yi bulmuşuz.

Bu aralar tatilde olduğumdan gün içinde bol bol televizyon izleyebiliyorum. Sabahları güne ALF özel bölümünü izleyerek başlıyorum [Evet, biraz geç uyanıyorum :)]. Akşamları da yeni bölümü var. Ancak diğer Amerikan dizileri gibi kısa sürüyor. Keşke peşpeşe birkaç bölüm verselerdi!

İzlemek isteyenler için ekleyeyim: Sevimli uzaylımız ALF'in komik maceraları hafta içi hergün saat 10:30'da (ALF Özel) ve 18:45'de (yeni bölüm); akıllı otomobil Kara Şimşek ise Cumartesi günleri 18:00'de.

Bizi 80'lerin bu unutulmaz dizileri ile buluşturduğu için Meltem Tv'ye teşekkürler!

DRT23 2 Yaşında!

Tam iki yıl evvel blog dünyasına ilk adımımı atmıştım. Hatta ilk yayınladığım yazı çok sevdiğim televizyon dizisi Lost hakkındaydı. O günden bugüne kadar birçok farklı konuda yazılar yazdım ve DRT23 bugünlerine ulaştı. Tabi sadece içerikle değil aynı zamanda DRT23'ün tasarımıyla da bol bol uğraştım.

Amacım blog vasıtasıyla okuyucularıma ulaşmak ve yazarken fikir cimnastiği ve bilgi alışverişi sağlamaktı. Konunun da yazım üslûbumun da sınırı yoktu. Böylece ortaya çeşitlilik çıktı ve DRT23 farklı renklerde, tatlarda yazıların bir araya gelerek oluşturduğu bir ileti sofrası oluverdi. Akıp giden zamanın da anlamlı bir anısı olarak kaldı bugünlere ve yarınlara. Zihnim çalıştığınca devam edeceğim bu sofrayı zenginleştirmeye ve misafirperverlikle ağırlayacağım soframa konuk olanları. Her zaman daha iyisi için çalışacağım yani. Bugüne kadar bu masada beni yalnız bırakmayanlara teşekkürü de bir borç bilirim; bir kez gelip bir daha uğramayanlara bile.

Nice yıllar, DRT23!

Bir Blogun Felsefesi başlıklı yazımı okumak için tıklayın.

Hangi Lost Karakterisin?

Milyonları peşinden sürükleyen Lost için son yaklaşıyor ve Lost severler için de heyecan artıyor. Fakat heyecanlı olduğumuz kadar üzgünüz de! Artık nasıl geçtiğini anlamadığımız - yaklaşık - 40 dakikalar, merakla beklediğimiz yeni bölümler, "previously on Lost" girişi ve o oldukça tuhaf başlangıç jeneriği olmayacak. Doğrusu çok özletecek kendisini ve eminim bir benzeri daha yıllar içerisinde yapılamayacak - en azından benim için.

Yaklaşan sonun hüzün ve merak karışımı ilginç duygusu içerisinde birkaç kelam ettikten sonra yazımın esas konusuna geçmek istiyorum. Çoğu insan dizileri izlerken zamanla oturan karakter özellikleri ve senaryodaki kaderleri itibariyle bir karakteri kendisine daha yakın hisseder. Kendisiyle arasında tuhaf bir bağ oluşur sanki. Bu aslında diziyi izleyici için daha keyifli kılar - ta ki favori karakteriniz öldürülene kadar :)

BuddyTV, Lost severler için oldukça eğlenceli bir oyun hazırlamış. Çoktan seçmeli 15 soruya yanıt veriyorsunuz ve bu küçük test sonucunda size en çok hangi Lost karakterine benzediğiniz söyleniyor. Eğer soruları içtenlikle ve aceleye getirmeden yanıtlarsanız sonucun tutarlılığı artacaktır. Ancak bir uyarı: sonuçta benzer çıktığınız Lost karakteri sevmediğiniz biri de olabilir. Gerçekleri duymaya hazır olun!

Ben de oyunu oynadım ve sorulara verdiğim yanıtlar itibariyle Benjamin Linus'a benzediğim sonucu ortaya çıktı. Doğrusu benzer yanlarımız bayağı var ama ekleyeyim ki ben korkulacak biri değilim :) (Hoş, Benjamin de "We're the good people," veya buna benzer bir söz söylemişti ya!)

"Which Lost Character Are You?" oyununa ulaşmak için buraya tıklayın!

Aynı sitedeki diğer bir güzel oyun ise sizin Lost kaderiniz - malum, dizi kader kavramıyla oldukça alakadar. Eğer uçuş 815'in yolcularından biri de siz olsaydınız karşılaştığınız olaylara nasıl tepkiler verirdiniz (testin soruları) ve başınıza neler gelirdi (oyunun sonucu)?

Bu oyunun sonucu beni bir kez daha şaşırttı; çünkü benim oyunumun sonucu gerçekten benzer durumda olsaydım kuvvetle muhtemelen isteyeceğim şey çıktı: Adada yaşamaya devam etmek. Kendimi bu açıdan John Locke'a benzettim :)

"What Is Your Fate On Lost" oyununa ulaşmak için buraya tıklayın!

İyi eğlenceler!

Not: Oyunları oynarsanız sonuçlarınızı nasıl bulduğunuzu buraya yorumlamayı unutmayın.