"Yumuşak Başlıyız; Uysal Koyun Değiliz"

Perşembe gecesi kanallar arasında zap yaparken NTV'de Davos 2009 kapsamında düzenlenen panelde Başbakan Tayyip Erdoğan'ın konuşmasıyla karşılaştım. Bir süre dinleyince bunun Başbakan'ın bizzat düzenlenmesini istediği Gazze konulu toplantı olduğunu anladım. Kendisine tanınan süre içerisinde Gazze'de yaşanan katliamı Dünya kamuoyuna anlatmaya çalışıyor, bunu yaparken duygusal konuşuyor ve bu zaman zaman vücut diline da yansıyordu. Panelde Şimon Peres'in de olduğunu ve Başbakan'ın İsrail'i suçlayıcı açıklamalarını doğrudan olmasa da ona karşı dillendiriyor olması ilerleyen dakikalar da panelin daha ilgi çekici bir hal alacağının işareti gibiydi. Nitekim sıra İsrail Cumhurbaşkanı Peres'e geldiğinde bu tespitimde haklı olduğumu anladım. Peres yirmi dakikadan uzun süren konuşmasında doğal olarak İsrail'i savundu ve aslında kendilerinin barışı istiyen taraf oldukları ve savaşın kaynağının Hamas olduğunu oldukça ikna edici bir üslupla anlattı. Neredeyse tüm konuşması boyunca yüksek tondan konuşan Peres zaman zaman Erdoğan'a döndü ve doğrudan ona yönelik eleştirilerde bulundu. Sabırla Peres'i dinleyen Erdoğan'ın ara ara aldığı notlar Peres'e cevap vermeye hazırlandığını gösteriyordu. Ancak bu durumu fark etmediğinden midir yoksa başka bir sebepten midir bilinmez, moderatör David Ignatius, Erdoğan'a konuşma hakkı vermemekte ısrar etti. Dahası Başbakan'ı omuzuna dokunarak uyarmaya çalıştı. Erdoğan ise moderatörün süre konusundaki haksızlığı başta olmak üzere bir iki dakikada öyle sözler söyledi ki salon bir anda buz kesti. "Benim için Davos bitmiştir," sözüyle salondan ayrılması ise şok etkisini katladı.

Az çok herkes bu olayı haberlerden seyretme fırsatı buldu. Elbette böylesi ani bir çıkış son dakika haberi mahiyetinde tüm dünyaya duyuruldu. İlk andaki şok etkisiyle televizyon kanallarına bağlanan yorumcuların görüşleri belki de durumu yeterince değerlendirecek vakit bulamadıklarından genelde olumsuzdu. Ancak bir gün sonra televizyon ve gazetelere yansıyan görüşler nispeten daha iyimserdi. Peki gerçekten Başbakanı'ın bu davranışı ne kadar doğruydu?

Açıkçası canlı yayında paneli izlerken Başbakan'ın haklı olmakla birlikte tepkisinin aşırı olduğunu düşünmüştüm. Fakat kısa süre sonra bu tepkinin ortaya konulması gereken bir tavır olduğuna inandım. Başbakan Erdoğan'ın da bizzat açıkladığı gibi hem moderatörün haksız yönetimi ve doğru olmayan fiziksel müdahaleleri hem de Peres'in yüksek ve sert sesle hitabı ve zaman zaman doğrudan Başbakan'ı hedef alması böyle bir tavrın ortaya konulması için yeterli sebeplerdi. Ancak bana kalırsa yapılan tek hata - ki bu olayın planlanmış olmadığı kanısındayım - Erdoğan'ın bir daha Davos'a gelmeyeceğini söylemesidir. Nitekim olaydan kısa süre sonra Dünya Ekonomik Forumu Başkanı Klaus Schwab ile Erdoğan kısa bir basın toplantısı ile gerilen ortamı yumuşatmaya çalıştılar. Bu konuşmada ve daha sonrasındaki açıklamalardan anlaşılan Başbakan'ın gelecek yıl yeniden Davos'a gitme ihtimalinin yüksek olduğunu gösteriyor. Zaten dünya ekonomisi ve siyaseti için bu denli önemli olan bu forum Türkiye için de oldukça önemli ve Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı'nın doğrudan foruma tavır alması pek mantıklı olmayacaktır.

İsrail ve ABD ile ilişkilerin gerilmesi yönünde belirtilen görüşler ise özellikle Erdoğan'ın İsrail'i veya Peres'i hedef almadığını söylemesi ve Peres'in de telefonla üzüntüsünü Başbakan'a iletmesi ile önemli ölçüde çürütülmüştür. Orta Doğu'nun geleceği için bölgenin güçlü iki ülkesinin karşı karşıya gelmesi ortalığı tam anlamıyla karıştırırdı. Fakat böylesi bir olayın yaşanması hiç kuşkusuz bu tartışmadan çok daha fazla bir sebebe gereksinim duyar.

Her ne kadar Başbakan'ın tavrı Yahudi karşıtlığı ile alakalı olmasa da masum insanları savunmanın yanında konuşmasında Hamas'ı da savunması Türkiye'nin arabuluculuk rolüne bazı taraflar açısından gölge düşürmüştür. Bazı batılı siyasetçilerin Türkiye'nin yavaş yavaş saf değiştirmekte olduğu görüşüne ne yazık ki destek vermiştir. Bununla beraber Başbakan'ın tavrı batılı ülkelerde de olmak üzere bir çok kesimde haklı ve onurlu bir duruş olarak algılanmıştır. Bir ölçüde Türkiye'nin her hangi bir muhattabına karşı gerektiğinde sert cevap verebilecek güçte olduğunu göstermesi bakımından da yaşananlar değerlendirilebilir.

Guardiola'dan En İyi Başlangıç

Barcelona bu yıl da fırtına gibi esiyor adeta. La Liga'da sezonun ilk yarısını topladığı rekor puanla ilk sırada tamamlayan Katalan ekibinin bu başarısı menajer Josep Guardiola'ya da kulüp tarihinin en iyi başlangıcını yapan teknik adam olma unvanını kazandırdı.

Görevde bulunduğu sürede takımı İspanya şampiyonluğunun yanında Şampiyonlar Ligi şampiyonluğuna da taşımayı başaran Rijkaard'dan boşalan koltuğa sezon başında getirilen Guardiola aynı zamanda kulüp tarihinin önemli futbolcularından da biri. Bu başarısını bu kez takımın başında gösterip gösteremeyeceği tereddütlerini La Liga'da ilk yarı sonu itibariyle ortadan kaldırmış gibi görünen Guardiola'nın takımının şimdi sezon sonunda bu başarıyı hangi kupalarla süsleyeceği merak ediliyor. 19 maçın oynandığı ligin ilk yarısını 16 galibiyet ve 59 golle tamamlayan Barcelona, topladığı 50 puanla lig tarihinde ilk yarıda alınan en yüksek puan rekorunu da ele geçirdi. En yakın rakipi Real Madrid'in 12 puan önünde bulunan Barça'nın bu yıl şampiyon olması kaçınılmaz gibi görünüyor. Performansını Şampiyonlar Ligi maçlarına da yansıtabilirse takım üç yıl sonra bir kez daha bu kupaya da ulaşabilir. Bu arada Barcelona'nın ikinci turdaki rakibi Lyon.

Guardiola'nın başarısına geri dönersek; Barça bu yıl oynadığı 31 resmi maçta 25 galibiyet, 3 mağlubiyet ve 3 beraberlik aldı. Bu istatistikle Josep Guardiola kulüp tarihinde en iyi başlangıç yapan menajer olmayı başardı. Bu rekoru daha önce elinde bulunduran isim ise yine bir zamanlar takımın oyuncusu da olup sonra takımın başına geçen Johan Cryuff. Cryuff 1988 yılında Barcelona'yı çalıştırmaya başlamış, 25 galibiyete ulaşana değin takımı 38 maça çıkmıştı.

2008'in Rüya Kadrosu


Her yeni yılla birlikte geride kalan yıla dair birçok şey gözden geçirilir. UEFA futbol severlerden geçen yılı değerlendirmelerini ve en iyi kadroyu belirlemelerini istemişti. Uefa.com da yapılan anket sonuçları açıklandı. İşte 2008 yılının en iyi futbolcuları, en iyi kadrosu:

Iker Casillas (Real Madrid & İspanya); Sergio Ramos (Real Madrid & İspanya), John Terry (Chelsea & İngiltere), Carles Puyol (Barcelona & İspanya), Philipp Lahm (Bayern Münih & Almanya); Cristiano Ronaldo (Manchester United & Portekiz), Xavi Hernández (Barcelona & İspanya), Cesc Fàbregas (Arsenal & İspanya), Franck Ribéry (Bayern Münih & Fransa); Lionel Messi (Barcelona & Arjantin), Fernando Torres (Liverpool & İspanya).

256 bin kullanıcının 3.3 milyon oy ile belirlediği yılın takımında Euro 2008'in şampiyonu İspanya Milli Takımı'ndan 6 oyuncu yer alıyor. Kulüp takımı olarak Barcelona 3 oyuncuyla rüya takımda temsil ediliyor.

Birçok futbol sever tarafından dünyanın en iyi kalecisi olarak gösterilen Casillas geçen yıl olduğu gibi bu yılda rüya takımın eldiveni. FIFA tarafından 2008 yılının en iyi futblcusu seçilen Portekizli yıldız Cristiano Ronaldo, Euro 2008'in en değerli oyuncusu Xavi ile birlikte orta sahada yer alan isimlerden. Galatasaray'ın değerini bilemediği Franck Ribery de takımda yerini alıyor. Futbol sihirbazı Messi, Liverpool'un golcüsü Fernando Torres ile yılın kadrosunda ileri uçta yer alıyor.

Her teknik direktörün takımında görmek isteyeceği yıldızlar futbol severlerin oylarıyla zihinlerde bir araya geldi. Bu rüya takımın başına seçilen teknik adam ise Manchester United'ın efsaneleşen menajeri Sir Alex Ferguson.

Fizy

Çok sevdiğiniz bir şarkıyı dinlemek istiyorsunuz fakat onu internette aramak ve sonra indirmekten üşeniyor musunuz? O zaman bir de Fizy'i deneyin!

Fizy insanların internette istedikleri şarkıyı kolayca bulmaları ve dinlemeleri için hazırlanmış yeni bir site. Yayın hayatına Aralık sonunda başlamasına rağmen kalitesiyle kısa sürede dikkatleri üzerine çekmeyi başardı. Öyle ki açılışından birkaç gün sonra New York Times blogunda Rick Turoczy'nin yazısında övgüyle söz edildi. Fizy'le ilgili haberler diğer bazı önemli sitelerde de kısa sürede yer buldu.

Fizy'nin özelliklerinden belki de en önemlisi 75 milyardan fazla mp3'ün indekslenmiş olması. Yani aradığınız bir şarkıyı bulamama ihtimaliniz çok düşük. İkincisi, Fizy kullanımı kolay, basit tasarımlı bir site. Arama çubuğuna şarkının adını yazıp "dinle!" tuşuna basmanız yeterli. Google aramasına benzer şekilde muhtemel şarkılar uyum sırasına göre liste halinde karşınıza çıkıyor. Listeden şarkınızı seçtiğinizde, dosya indirmeye gerek kalmaksızın dinleyebiliyorsunuz. Mevcutsa şarkının videosunu izleme şansınız da var.

"Müzik dinlemenin en hızlı ve en kolay yolu" sloganıyla yola çıkan, minimalist tasarımı ve geniş arşiviyle dikkat çeken Fizy şu anda 26 dilde yayınlanıyor. Türkiye çıkışlı sitenin kısa sürede daha iyi tanınacağı ve daha çok kullanıcıya ulaşacağı düşüncesindeyim.

En Sevdiğiniz Lost Sahnesini Seçin

Lost'ta geride kalan dört sezonda sizi en çok etkileyen, hala unutamadığınız sahne hangisi? O kadar çok şey oldu ki ve neredeyse her bölümü harikaydı, seçim yapmak kolay değil dediğinizi duyar gibiyim. Dizinin Birleşik Devletler'deki yayıncısı abc kanalı, internet sitesinde Lost hayranlarına şimdi bu soruyu soruyor.

abc internet sitesi daha önce de Lost'la ilgili birçok interaktif uygulama yapmıştı. Sanırım bunlardan en ilginci Find 815 adlı online oyundu. abc yeni sezon öncesi izleyicinin dikkatini çekmek için bir süredir tanıtım videoları yayınlıyordu. Şimdi de sitede geçen dört sezondaki en etkileyici, en unutulmaz sahneyi Lost hayranlarına seçtiriyorlar. Her sezondan onlar tarafından seçilmiş videolar ikili ikili karşılaştırılıyor. İzledikten sonra ikisi arasında seçim yapıp diğer karşılaştırmaya geçiyorsunuz. Ancak bazen seçim yapmakta zorlanabilirsiniz; zira çok iyi sahneler karşı karşıya getirilmiş.

Dört tur halinde elemeli olarak ilerleyen sahne yarışının galibi, yani Lost'cuların dört sezonda en beğendiği sahne Şubat ayında belli olacak. Siz de Lost anılarınızda kısa bir gezintiye çıkın ve en iyi sahneyi seçin.

En sevdiğiniz Lost sahnesini seçin!

Barış İçin Tek Yol Kafamızdan Geçiyor

Orta Doğu yine her zamanki gibi zor günler geçiriyor. Ne yazık ki yıllardan beri Dünya'nın en karışık ve zorlu coğrafyalarından biri olan Orta Doğu yine bir savaşa sahne oluyor. Yine uluslar arası kamuoyunun tepkisi yetersiz. Kan ve göz yaşı daha uzun süre dinmeyecek gibi görünüyor.

İsrail 3 Ocak gecesi başlattığı kara harekatıyla Gazze'ye girdi. Zaten böyle bir harekatın ayak sesleri duyulmuştu. Yaklaşık bir haftadan beridir Gazze'yi havadan vuran İsrail birkaç gün önce yedekleri askere çağırmaya başlamıştı. Bu davranış yakında bir kara harekatı olabileceğini açıkça belli etmişti. Ve 3 Ocak gecesi beklenen işgal gerçekleşmeye başladı. İsrail askerleri tanklar eşliğinde bölgeye girdi. Aynı zamanda askerlere havadan destek veriliyor.

Hamas militanlarının el yapımı roketleriyle Gazze'den Güney İsrail'e yaptığı rast gele atışlar zarar vermek bakımından etkisiz olmakla beraber bölgede yaşayanlar üzerinde korku vasıtasıyla psikolojik baskı yaratıyordu. Bunun üzerine ateşkes bozuldu ve İsrail havadan Gazze'yi vurmaya başladı. Bu hava saldırısında beş yüze yakın Filistinli öldü ve bini aşkını ise yaralandı. Dünya genelinde ve hatta İsrail içinde hava harekatının bir an önce durdurulması için tepkiler büyürken İsrail kuvvetleri bir adım daha ileri gidip Gazze'ye karadan girdi.

İsrailli yetkililer harekatın amacının Hamas güçlerinin etkisiz hale getirilmesi ve roket saldırılarının önlenmesi olduğunu açıkladılar ve bu harekatın uzun ve zorlu olmasını beklediklerini eklediler. İsrail güçlerinin Gazze'deki dağılım ise bölgenin güney ve kuzey olmak üzere iki bölgeye bölünmekte olduğunu gösteriyor. Uzmanlar bu taktiği İsrail'in Gazze'ye güneyden silah girişini engellemeye çalışması olarak açıklıyorlar.

Filistin'in Gazze toprakları iki taraftan İsrail, batıdan Akdeniz ve güneyden Mısır ile çevrili. Uzun süredir abluka altında olan bölgeye gönderilen yardımlar güneydeki Mısır sınırından alınabiliyor. Ancak Mısır bir süredir yardımların bölgeye ulaşmasını engelliyor. Bu davranışın gerisinde ülke içindeki Hamas, El-Fetih gibi gruplar arasındaki sürtüşme ve bu grupların farklı dış güçlerle temasta olması yatıyor. Sürekli bombardıman altındaki bölgede zaten zayıf olan alt yapı tamamen harap olmuş durumda. İnsanlara yiyecek ve ilaç gibi hayati yardımlar bile ulaşmıyor. Elektrik, su, doğalgaz hatları da kullanılamaz durumda. Bölge tam anlamıyla yokluk içinde ve şimdi bu durumda bir de bombardıman altındalar.

İsrail her ne kadar bugün bulunduğu toprakları işgal etmiş olsa da Hamas saldırılarına karşı koymaları doğal bir refleks. Bu davranışın haklılığı ise herkesin bakış açısına göre değişiyor. Fakat İsrail sadece militanlarla mücadele etmekten ziyade hedefi şaşmadan vuran yüksek teknoloji ürünü füzelerine rağmen cami, pazar yeri ve hatta ambulans gibi sivil hedefleri vuruyor. Bunun hiçbir haklı açıklması olamaz. İsrail kendisini savunmaktan ziyade bölgedeki tüm Filistinlileri öldürerek sorunu çözmeye çalışıyor gibi görünüyor.

Uluslar arası tepki ise sivil olarak anlamlı olmakla birlikte devletler bazında oldukça yetersiz. Birleşmiş Milletler ateşkes çağırısında bile bulunamazken Avrupa Birliği İsrail'in kendini savunma hakkını kullandığını açıklıyor. Amerika Birleşik Devletleri ise dost ve müttefik İsrail'i koşulsuz desteklmeye devam ediyor. Arap dünyası ise her zamanki gibi birleşemiyor ve yeterli tepki veremiyor. En sert tepkilerden birini Türkiye verdi. İran ise her zamanki gibi İsrail'i sözle tehdit etmekle yetiniyor.

Peki bu insani kriz bu noktada nasıl çözülür? İsrail'in artık bölgeden atılamayacağı anlaşılmalı. Filistinlilerin özgürlük istekleri de durdurulamaz. Bir an önce İsrail harekatı durdurmalı ve Hamas da roket saldırılarını durdurmalı. İki ülke tam ve sürekli bir ateşkesin altına imzasını atmalı ve birbirlerinin sınırlarına ve özgürlüklerine saygı duymayı öğrenmeli. Filistin üzerindeki ambargo kaldırılmalı ve bölgeye uluslar arası yardım yapılmalı. Filistin ve Filistin halkının Dünya ile entegrasyonu sağlanmalı. Filistin'deki militarist gruplar dağıtılmalı ve düzenli ve kanuni bir iç güvenlik birimi kurulmalı.

Tüm bunların gerçekleşmesi için uluslar arası toplum hızla harekete geçmeli ve tarafları bu barışa zorlamalı. Ve hem İsrail hem de Filistin bu iki ülke arasındaki sorunun yalnızca kendi meseleleri olduğunu anlamalı ve bu meseleyi bazı dış güçlerin oyuncağı haline getirmemeli. Çünkü bu savaş iki ulusa da zarardan başka birşey vermiyor.

Devletlerin ayakta kalması orduların gücüne veya savaşlara kalmamalı. Çünkü bu unsurlar birini bugün korur ve diğerini yıkabilir. Ancak aynı yıkımı yarın diğer ülkeye yaşatmayacağının garantisini kimse veremez. Ancak ben birşeye garanti verebilirim ki o da savaşın ve savaşma içgüdüsünün her iki durumda da insanlığı öldürdüğüdür. Sanırım başlamamız gereken nokta da tam olarak bu gerçeği anlamaya çalışmaktan başka birşey değildir.

En İyisi Premier League


Dünyayı peşinden sürükleyen topla en iyi oyun hangi ligde sahneleniyor? DRT23'te son anketimize katılanlar Premier League cevabını verdiler. Az çok futbolla ilgilenen herkes diğer ligler arasında Premier League'in yerinin ayrı olduğunu bilir. Genel olarak kulüp liglerinden bahsedersek elbette Şampiyonlar Ligi'nin yeri ayrıdır. Ama ülkelerin ligleri karşılaştırıldığında gerek sergilenen futbol gerek yıldız oyuncu çokluğu gerek genel anlamda organizasyon kalitesi olsun Premier League rakiplerinden bir hatta birkaç adım öne çıkıyor.

Aslında Premier League'in mazisi çok eskilere dayanmıyor. 90'lar öncesi dönemde İngiliz futbolu bugünkünden bir hayli gerideydi. Stadyumlar eskiydi ve holiganizm hat safhadaydı. Futbolda şiddet yüzünden İngilizler Avrupa'da hoş karşılanmıyorlardı. Birçok taraftar ölümü ve yaralanması ülke içinde de futbolu tehlikeli hale getirmişti. 80'lerin sonunda televizyon gelirlerinin kulüplere paylaştırılması ise yeni bir sorun çıkarmıştı. Yabancı oyuncuların pek rağbet etmediği lig kendi sorunlarıyla boğuşurken dünya futbolundan soyutlanmış gibiydi. İngiltere'de futbolun yeniden yaşam bulması radikal bir değişikliği gerektiriyordu.

Premier League'in kurulması yönünde atılan ilk adım Kurucu Üyeler Anlaşması (The Founder Members Agreement) nın 17 Temmuz 1991'de imzalanması oldu. Bu yeni lig diğer İngiliz liglerinden ve İngiltere Futbol Federasyonu (the FA) ndan ekonomik yönden bağımsız olacak, kendi sponsorluk ve yayın anlaşmalarını imzalayabilecekti. Limited şirketi formatında kurulan lig ilk televizyon anlaşmasını Sky Tv ile yaptı. Futbol seyircisini statlardan ekran başına çekmek yeni bir konseptti ancak oynanan futbolun kalitesi ve Sky Tv'nin stratejik başarısı olumlu sonuç verdi. 5 yıllık bu anlaşma 191 milyon pound tutarındaydı; bugünkü anlaşmanın değeri ise 1.7 milyar pound. Bu iki rakam Premier League'in az zamanda aldığı çok yolu göstermesi bakımından önemlidir.

Sponsorluk anlaşmaları diğer kazanç kapısı oldu. Carling şirketi ödediği 12 milyon pound ile gelecek dört yılda (1993'ten itibaren) ligin adını FA Carling Premier League yaptı. Bu reklamdan memnun kalan şirket sonraki dört yıl için fiyatı üç katına çıkarmaktan çekinmedi. Sonraki yıllarda Barclays ödediği 48 milyon (2001'de) ve 65 milyon (2004'te) pound ile ligin yeni sponsoru oldu.

1992'de ligde sadece 11 yabancı futbolcu varken bu sayı bugünlerde 250 civarında. Bu istatistik Premier League'in globalleşme sürecini yansıtıyor. Bu süreçte dünyanın dört bir yanından yıldız oyuncular bu lige akın ederken yabancı teknik adamlar lige yeni bir soluk kazandırdı. Bu küreselleşme süreci bugünlerde farklı bir boyutta. "Yeryüzündeki en iyi gösteri" olarak tanıtılan lig 200 kadar ülkenin televizyon kanallarında yayınlanıyor. Küreselleşmenin son halkası ise yabancı zenginlerin futbol sevdalarını para aşklarıyla birleştirme modası. Manchester United, Chelsea, Liverpool, Manchester City ve birkaç kulübün daha sahibi yabancı iş adamları. Premier League bir anlamda sadece futbol ligi olmanın ötesine geçmiş durumda. Bunun zararlarının olup olmayacağını ise zaman gösterecek.

Kurulduğu ilk yıllarda 22 takımın yer aldığı lig 94/95 sezonu sonunda ligden 4 takımın düşmesi ve 2 takımın lige çıkmasıyla 20 takımlı hale geldi. 40 kadar farklı takımın mücadele etme fırsatı bulduğu Premier League bugüne kadar sadece 4 farklı şampiyon çıkardı: Manchester United, Chelsea, Arsenal ve Blackburn Rovers. Şüphesiz Alex Ferguson'un Manu'su bugüne kadar kazandığı 10 şampiyonlukla Premier League'in kralı.

Gerek saha içi gerek saha dışı özellikleri ve güzellikleriyle Premier League diğer liglerle arasını her geçen gün açıyor. Zaten Premier League'e rakip olabilecek lig göstermek bugünlerde çok zor. Ankette de yer alan liglerden La Liga (İspanya) futbol tarzını sıkıcı bulduğum Seri A'dan (İtalya) da, kimin şampiyon olacağının neredeyse daha lig başlamadan belli olduğu Ligue 1'den (Fransa) de çok daha güzel. Bundesliga (Almanya) ise özellikle bu ligde yer alan Türk'leri izleme açısından diğerlerinden biraz farklı bir yere sahip olsa da ankette ilk beşe girememesi beni şaşırttı. Sanırım dünyada en iyi ligin hangisi olduğu yaşadığımız ülkenin ligine olan ilgimizi pek etkilemiyor. Yukarıda adı geçen liglere göre daha mütavazi olsa da Turkcell Süper Lig'in bizim için ayrı bir yeri var. Bunu TSL'nin ankette ikinci sırayı alması da gösteriyor.

Merak edenler için anket sonucunda ilk beşe giren ligleri yazının sonuna ekliyorum:
1. Premier League %43
2. Turkcell Süper Lig %27
3. La Liga %17
4. Serie A %5
5. Brezilya Ligi %3

İyi Yıllar!


Bugün 1 Ocak 2009. 2008 yazmaya ne kadar alışmıştık, şimdi 2009 yazarken insan garip hissediyor. Ama zaman geçiyor...

Biliyorum aslında yılbaşının herhangi bir geceden, iki günün bir biri ardına dizildiği diğer gecelerden bir farkı yok. Ama yine de yeni bir yıl yeni umutlar demek. Hepimiz barış, mutluluk, zenginlik, sağlık gibi birçok şey bekliyoruz yeni yıldan. Belki bazılarına sahip olacağız ya da zaten sahip olduğumuz bazılarını kaybedeceğiz. Herkes için bu yılın önemi tıpki diğer yıllarda olduğu gibi büyük ölçüde kişisel hayatında yaşadıklarıyla etiketlenecek hafızasına. Umarım 2009'da gönlünüzce olur herşey, kazananlardan olursunuz ve bu yıl zihninizde özel bir yer edinir. Ama fark etmek gerekir ki yeni yıldan beklediğimiz birçok şey aslında yeni yıldaki kendimizden beklediklerimiz. Öyleyse yeni yıla başlarken eski yılı şöyle bir gözden geçirmekte fayda var. Bizim dışımızda gerçekleşen şeyler içinse umut etmeye devam edebiliriz. 2009'da olmasa da daha sonraki bir yılda gerçekleşebilir.

İyi yıllar!