FIFA 09 Teknik Bilgiler ve Demo


Bir önceki yazımda FIFA 09 ile ilgili resmi internet sitesinden bulduğum bilgileri paylaşmıştım. Oyun henüz yapım aşamasında ve takdir edersiniz ki dünyanın dört bir yanından insanlar merakla yeni oyunu beklerken doğru veya yanlış birçok bilgiyi birbirleriyle paylaşıyorlar. Bu durumda FIFA'cılar doğru haber almakta zorluk çekiyorlar. Ben de başta EA'nin FIFA için hazırladığı forum olmak üzere yeni kaynaklardan derlediğim son haberleri paylaşarak meraklarınızı giderme yolunda sizi doğru bilgiye ulaştırmaya çalışacağım.
Öncelikle FIFA 09'un PC için demosunun çıkış tarihi ve demoyla ilgili bazı ayrıntılar belli oldu. Demo Eylül'ün 12'sinden itibaren internetten indirilebilecek. (PS ve Xbox için demo tarihlerini FIFA 09 makalesinden öğrenebilirsiniz.) Serinin daha önceki oyunlarının demolarını oynayanlar bilir ki demoda sadece birkaç takım ve mod oynanabilir. Bu yılki demoda şu takımlar yer alacak: Marseille, Schalke, Real Madrid, Chelsea, AC Milan ve Toronto FC. "Kick-off Team" (tek maç - takım) ve "Kick-off Be A Pro" (tek maç - tek oyuncu) modlarının açık olacağı demoda maç süresi sabit olarak 2 dakika x 2 dakika olacak. Ayrıca oyunla ilgili çeşitli videolar ve adidas Live Season hakkında bilgiler de demoda yer alacak. (adidas Live Season ve FIFA 09 hakkında diğer bilgiler için FIFA 09 makalesine göz atabilirsiniz.)
Demodan sonra şimdi oyunla ilgili yeni bilgilere göz atalım. Öncellikle FIFA 09 PC, current gen (eski jenerasyon) olarak hazırlanıyor. Fakat özellikle görüntü kalitesinde önemli iyileştirmeler var ve sonuçta yapımcılar görüntü kalitesini next gen'e (yeni jenerasyona) oldukça yaklaştırmış durumdalar. Saha zeminindeki çimlerden, oyuncuların 3D saç modellemesine ve deri renklerine kadar saha ve oyuncular oldukça detaylı olarak hazırlanıyor. Fakat stadyum ve seyirci görüntüleri henüz eski kalitede. Bence stadyum ve çevredense sahanın ve futbolcuların, yani bir oyuncunun ekrana bakarken en çok gördüğü şeylerin görüntü kalitesi daha önemli. Yani çevre görüntülerinin yenilenmemesi o kadar da önemli değil.
Görüntü kalitesinden bahsetmişken çok merak edilen sistem gereksinimlerine de değinmekte fayda var. FIFA serisi oyunlarının toplam kapasitesi pek fazla değişmediği için yine yaklaşık 1 - 2 GB hafıza yeterli olacaktır. RAM ve ekran kartı konusunda ise farklı bilgiler var; fakat genel görüş FIFA 08 oyananabilinen bir PC'de FIFA 09'un da oynanabileceği yönünde. Elbette bazı görüntü ayarlarını düşürmek gerekebilir. Bu noktada FIFA 09'un son halini inceleme fırsatı bulmuş bir yazarın sözlerine kulak veriyoruz:
If you have a high-end graphics card as the GeForce 8800 and 3 GB of RAM,
you don't have to worry, you will be able to play the game in full
details.
(Eğer GeForce 8800 gibi yüksek kaliteli bir ekran kartınız ve 3 GB RAM'iniz
varsa endişelenmenize gere yok; oyunu en yüksek görüntü kalitesinde
oynayabileceksiniz.)
Daniel Kaltenthaler, FIFA 4 Fans.com
Benim GeForce 8800'üm ve 3 GB RAM'im olsaydı zaten endişelenmezdim! Yani bu söz beni pek rahatlatmadı. Ama beklentilerin, buna paralel olarak sistem gereksinimlerinin de ne kadar arttığını gösteriyor bu sözler.
Eğer sistem gereksinimlerini görüp de yazının devamını okumaktan vaz geçmediyseniz diğer bilgilerle devam edebiliriz. FIFA 09'da fare ile kontrol olacağını önceki yazımda duyurmuştum. Fakat nasıl olacak bu iş? Fare + klavye kontrolü oyuna yön vermede konsol kumandalarıyla yarışabilir kolaylıkta olmakla birlikte sadece klavye ile oynamaya alışanlar - ben de dahil - için ilk başta biraz zor gelebilir. Yine de sadece klavye ile oynama özelliği hala ikinci seçenek olarak oyunda yer alacak.
Bundan önceki FIFA'lar, özellikle son yıllarda, önce konsollarda geliştiriliyor, sonra PC'ye adapte ediliyordu. Fakat bu yıl yapımcılar oyunu direkt olarak PC üzerinde geliştiriyorlar. Bu da FIFA 09 PC'ye verilen önemi gösteriyor.
FIFA 09 yazımda genel olarak oyunla ilgili bilgileri paylaşmıştım. Bu yazıda ise daha çok oyunun teknik özellikleri hakkında bilgi vermiş oldum. FIFA 09'un Ekim ayının başında - her zaman olduğu gibi - satışa sunulması bekleniyor. O zamana kadar yine yazı yazabilecek kadar çok bilgi edinirsem bunları da sizlerle paylaşacağım. Oyun çıkana kadar atladığım bir bilgi olursa - ki olmayacak gibi görünüyor :) - oyunu alıp oynadıktan sonra da bir değerlendirme yazısı yazabilirim. Tabii sistemim oyunu kaldırırsa ;)

FIFA 09

Yaz mevsiminin sonunda futbol için tatil biter ve futbolseverler için eğlence başlar. Ardı ardına büyük liglerde perde açılır ve tüm dünyayı etkisi altına alan büyük oyun hız kazanır. Süper Lig'in başlamasıyla bu fırtına bizleri de etkisi altına alır. Ama özellikle genç kuşak için bu heyecan biraz eksik başlar; çünkü henüz bu heyecanı izlemekle yetinirler.
Sonbahar başı deyince akıllara futbol heyecanının oyun dünyasına yansıması gelir. Önce ilk haberler ve görüntüler paylaşılır forumlarda, sonra demo indirilip oynanır. FIFA'nın ardından PES (Pro Evolution Soccer) piyasaya çıkar ve bitmek tükenmek bitmeyen tartışmalar başlar. Her iki oyunun fanatikleri de kendi sevdikleri oyunun daha iyi olduğunu kanıtlamak ister adeta. Ben mi ne düşünüyorum? Tabii ki FIFA...
Aslında her iki oyunu oynayıp, tartıp, değerlendirip böyle bir karara ulaşmadım. Zaten, çoğunluğun benim fikrimi kabullenip kabullenmemesi de benim için pek önemli değil. Önemli olan bu oyunu oyanamak ve keyif almak.
Benim için 2003'le başlayan FIFA serüveni bir yıllık aranın ardından (FIFA 2004'ü kasdediyorum.) hiç kesilmeksizin devam etti. Her sonbahar yeni oyunun heyecanını yaşadım. Kimi zaman beklentilerim(iz) karşılanmadı EA Sports tarafından, kimi zaman oyuncuyu şaşırtmayı başardı yapımcılar. Ve şimdi sonbahara girerken yeni FIFA için merak ve beklentiler yine hat safhaya ulaştı.
Şimdi FIFA 09'un resmi internet sitesinden öğrendiğim bilgileri paylaşmak istiyorum. Demodan önce, doğru - yanlış birçok bilginin etrafta dolaştığı şu günlerde bu bilgilerin aklınızdaki bazı soruları yanıtlayacağını düşünüyorum.
FIFA 09'un piyasaya çıkış tarihi henüz belli değil - bu yazının yayımlandığı gün itibariyle - . Ancak Xbox 360 ve Playstation 3 için oyunun demosu 11 Eylül'de çıkacak. Oyun şu platformlar için çıkacak: Playstation 2 / 3 / Portable, Xbox 360, PC (DVD), Nintendo Wii / DS.
Oyunda 30 resmi lig ve 500'den fazla gerçek takım yer alacak. 42'si resmi, 61 turnuva olacak ve ayrıca kendi turnuvamızı kurabileceğiz. Bazı yeni hareketlerin de yer aldığı 32 özel hareket oyuna renk katacak.
Yapımcılar, oyunculardan gelen istekler doğrultusunda görüntü kalitesinin arttırıldığını belirtiyorlar. Bu yönde yapılan en önemli çalışma yıldız futbolcuların fotorealistik olarak modellenmesi. Böylece bu oyuncuların modelleri, yüz kaslarındaki detaya kadar gerçekleriyle benzeşecek.
Oyundaki yeniliklerden biri fare ile kontrol özelliği. Böylece PC oyuncuları fare ile ara pas vermek, takımdaki diğer oyuncuları yöneltmek, şut çekmek gibi bazı hareketleri klavyeye oranla daha kolay gerçekleştirebilecek.
FIFA 09'un fark yaratan yeniliği ise daha önce denenmemiş bir şey. adidas Live Season adlı özellik (adidas bu reklamla akıllıca bir iş çıkarmış.) ile oyuncuların form durumları, gerçek hayattaki performanslarına göre sürekli güncellenecek. Mesela Ronaldinho bu haftaki lig maçında çok iyi bir oyun sergilerse, oyundaki Ronaldinho'nun da gücü artacak. Elbette bu özellik için internet bağlantısı şart. Bu nedenle bu özellik sadece PS3, Xbox 360 ve PC için olacak.
Bu kadar çok oyuncuyu nasıl takip edecekler sorusunun ardından bu özelliğin sadece 6 ligteki oyuncular için geçerli olacağı cevabını vermekte fayda var. Bu altı lig şunlar: Premier League (İngiltere), La Liga (İspanya), Seri A (İtalya), Ligue 1 (Fransa), Bundesliga (Almanya) ve Mexican Primera Division (Meksika). Ayrıca oyuncu formlarının güncellenmesi 2008 - 2009 sezonu boyunca devam edecek. Bu özellik başarıyla uygulanır ve ilgi görürse gelecek yıllarda lig sayısı arttırılarak yeni FIFA'larda da yer alacaktır.
FIFA 09'daki menajerlik modunda fazla bir yenilik yapılmayacak gibi görünüyor. Be A Pro özelliği hakkında benim bildiğim bir açıklama olmamakla beraber muhtemelen FIFA 09'da da yer alacaktır.
Son olarak daha önce Türkçe şarkılara da yer verilen FIFA Soundtrack'ta bu yıl hiçbir Türk şarkıcı veya grup yer almıyor. FIFA 09'da yer alacak 42 şarkı, 21 farklı ülkeden ünlü şarkıcı veya gruplardan.

Kanal 1 Havlu Attı

Henüz yayına başlayalı iki yıl kadar süre geçen Kanal 1'de yönetim şaşırtıcı bir karar aldı. Buna göre kanal, rekabetten çekiliyor.
2 yıl önce yayın hayatına başlayan Kanal 1, 2006 Dünya Kupası organizasyonunu yayımlayarak televizyon dünyasına hızlı bir giriş fırsatı bulmuştu. Fakat Dünya Kupası yayınları izleyicinin beklentilerini karşılayamamış, televizyon izleyicisi TRT'de yayımlanan Dünya Kupası programlarını arar olmuştu.
Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF)'nin, Ciner Grubu'na dahil birçok tv kanalı ve diğer yayın organlarına el koymasıyla kanal kısa süreliğine el değiştirmişti. Daha sonraki süreçte Ciner Grubu en önemli yayın kanalı olan atv'yi kaptırmıştı. Yapılan ihalede Çalık Grubu 1.1 milyar dolar karşılığında atv'yi (ve Sabah gazetesini) TMSF'den satın almıştı.
Bünyesindeki yayın organlarını bir anda kaybeden Ciner Grubu, tv dünyasında yoluna devam etmek için Kanal 1'i TMSF'den geri aldı ve Türk televizyon dünyasında yeni bir süreç başladı. Uzun yıllar başta atv olmak üzere yayıncılıkta başarılı işler çıkaran ve deneyim sahibi olan grup, yoluna henüz açılmış bir kanalla devam etmek zorunda kaldı. Kısa sürede yayın politikası üzerinde çalışmalar ve değişiklikler yaparak Kanal 1'i büyük kanallar arasına koymaya çalışan yönetimi kolay günler beklemiyordu. Nitekim, Türk televizyon izleyicisi yıllardan beri izlediği Kanal D, Show Tv, Atv, Star gibi kanallara alışıktı ve bunlar ile TRT, Stv, Ntv gibi bazı kanallar dışındakileri izleyen izleyici kitlesi sınırlıydı.
Halkı Kanal 1'e alıştırma, ısındırma yolunda atılan adımlardan biri, daha önce beğeniyle izlenmiş programların yeni bölümlerini yayımlamak oldu. Bu çalışma kapsamında Çarkıfelek, Aşkım Aşkım, Teke Tek, Emret Komutanım gibi yapımlar yeniden can buldu. Bunların yanı sıra elbette yeni dizi ve programlar da yayın listesine dahil edildi.
Kanal yöneticilerinin pazar ihtiyaçları ve izleyici eğilimlerine göre kanalı yeniden yapılandırma çalışmasının ilginç bir belirtisi olarak kanalın kısa sürede birkaç kez değişen logosu gösterilebilir. Nihayet kırmızı daire içerisindeki beyaz "1" rakamlı logoda karar kılındı ve Nil Karaibrahimgil'li tanıtım çalışmaları başladı.
Hatırı sayılır miktarda para ve çokça emek harcanarak hızla üst sıralara taşınmaya çalışılan Kanal 1'de beklenen netice alınamadı. Belli bir ilerleme sağlandıysa da reklam dönüşü (yani kanala verilen reklam sayısı) beklenilen seviyeye bir türlü gelmedi. Bunun üzerine kanal yönetimi radikal bir kararla rekabetten çekildiklerini duyurdu.
Buna göre Kanal 1 artık rekabet etmeyecek, rating ölçümlerine dahil olmayacak ve dolayısıyla ölçülmeyen bir kanal olacak.
Kanalın yayın politikası da bu süreçte değişecek. Buna göre Kanal 1 artık yeni program yaptırmayacak ve yoluna sadece sinema filmleri ve yabancı dizilerle devam edecek.
Her televizyon kanalının öncelikle bir ticari şirket olduğu gerçeğinden yola çıkarsak (Elbette ticaretin dışında amaçlar da var!) bu kararı vermenin, vermek zorunda kalmanın kanal yöneticileri için ne kadar zor olduğunu tahmin etmek zor değil. Ancak, herşeyin vatandaşın elindeki kumandaya bağlı olduğu böyle agresif bir sahada yer almanın zorluklarını, bu tecrübeli kuruluş başından beri biliyordu elbette.
Bundan sonraki sürece dair tahminim ise şöyle: Kanal aldığı karara uyarsa sadece dizi ve film yayımlayacak ve bir süre sonra yayınlar tekrara binecek. Zaten ölçülmeyen kanala reklam vereceklerin sayısı daha da düşecek. Bu durumda bu kanalı devam ettirmenin hiçbir kârı ve anlamı kalmayacak ve kanal, tv mezarına gidecek. Ancak daha iyimser bir ihtimal daha var: Bir süre sonra farklı bir yönetim ve kadroyla, yeni ve daha akılcı bir politikayla yola yeni bir çıkış yapabilirler.

"Gidemediğin Yer Senin Değildir"

Bir vali... Bir insan... Görevini layıkıyla yapmaya çalışan adam gibi adam...
Geçen bir kaç yayın döneminde Star Tv'de bir dizi yayımlanıyordu "Köprü" adında. Birkaç kez denk gelmiş, fakat nedense izlememiştim. Muhtemelen fazla dizi izlemeyen biri olduğum için bu diziyi de görmezden gelmiştim. Hala dizinin iyi bir yapım olup olmadığını bilmiyorum ama, zaten dizi hakkında konuşmayacağım.
Dizinin konusunu oluşturan olay adından da anlaşılacağı gibi bir köprünün yapımı. Elbette bu herhangi bir köprü değil. Dizinin temelini oluşturan aynı adlı bir de roman var. Ayşe Kulin tarafından akıcı bir dille kaleme alınan, tarihi temellere dayandırılan ve kurguyla okuyucuya sunulan "Köprü" kitabını okuma fırsatım oldu. Bu güzel kitap sayesinde, bu ülke insanına hizmet etmiş değerli bir insanımızı tanımış oldum.
Recep Yazıcıoğlu, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun olduktan sonra maiyet memurluğu ve ardından çeşitli ilçelerde kaymakamlık görevlerinde bulunmuş. Görevlerindeki titizliği ve çalışkanlığı ile göz doldurmuş olacak ki henüz 36 yaşındayken Tokat Valiliği'ne atanmış ve en genç vali unvanını almış. Daha sonraları başka illerde de valilik yapmış ve gittiği her şehirde başarılı işler çıkarmış.
Dizinin ve romanın konusu olan köprü ise Erzincan valiliği zamanında yapılmış. Bu köprüyü diğer köprülerden ayıran ise makus tarihi ve yöre insanına yokluğunun maliyeti. Erzincan'dan geçen Fırat Nehri'nin Karasu kolu Kemaliye ve Başpınar ilçelerini birbirinden ayırıyor. Başpınar ve köylerinin Erzincan'la tek bağlantı güzergahı için nehrin aşılması gerekiyor. Uzun yıllar kayıklar, feribotlar kullanılıyor. Fakat kış sonları azgınlaşan nehri bu araçlarla geçmek zorlaşıyor. Öte yandan halkın devletle, devletin de halkla tek bağlantısından hoşnut olmayan güçler devreye giriyor ve kayıkları, feribotları yakıyor. Ne hasta hastaneye yetişiyor, ne ambulans köye... Hainlerin baskınlarında askerin köylere ulaşması da hamilelerin şehre yetiştirilmesi de ihtiyaçların giderilmesi de hep aynı engele, Fırat'ın Karasu'yuna takılıyor. Neden sonra köprü fikri akıllara geliyor. Ama öyle şeyler yaşanıyor ki "köprü" diyenler "Demez olsaydık," demek zorunda kalıyorlar. Koca ülkeyi Ankara'da oturdukları makam koltuklarından yönetmeye çalışanlar, köprü projesine mali kaynak ayırmaktan uzak durdukları gibi her defasında bürokratik engeller çıkarmaktan da geri kalmıyorlar.
Nihayet birgün Erzincan'a öyle bir vali atanıyor ki bu seferki hem sabırlı ve çalışkan hem de inatçı ve tuttuğunu koparan bir vali. Kısa sürede olayın mahiyetinin ve köprünün gerekliliğinin farkına varıyor ve kolları sıvıyor. Aynı engellerle o da karşılaşıyor fakat pes etmiyor. İş öyle bir haddeye ulaşıyor ki köprü doğmayı bekleyen bir bebek gibi, her anında ilgi ve sabır bekleyen canlı bir varlığa dönüşüyor adeta.
Uzun ve çetrefilli bir yolun sonunda iki diyar birbirine çelik bir köprüyle bağlanıyor. (Bu macerayı uzun uzadıya anlatmak istemedim; çünkü kitabı okumak isteyenlerin heyecanına engel olmak istemiyorum.) Ve sonunda onlarca yıllık köprü hayali gerçekleşiyor.
Bu köprü onun belki de en anlamlı eseri, ancak Vali'yi sadece bu öyküsüyle sınırlandırmak haksızlık olur. Yıllarca sürüp giden, artık normal karşıladığımız yanlışları gören, onları eleştiren ve yalnız eleştirmekle yetinmeyip sonuna kadar karşı koyan farklı bir insan, gerçek bir yöneticiymiş Recep Yazıcıoğlu. "-miş" diyorum; çünkü bu değerli insanı talihsiz bir trafik kazasında 2003 yılında kaybettik. O zamanlar bu haberi televizyonda izlerken henüz onu tanımıyordum ve dolayısıyla bu ülkenin nasıl bir insanı kaybettiğinin farkında değildim.
Sayın Recep Yazıcıoğlu'na Allah'tan rahmet diliyorum. Onu anlatmaya çalışan, bizim onu fark etmemiz için emek veren, kitabın ve dizinin hazırlanmasında emeği geçenlere de teşekkür ediyorum.
Gidemediğin yer senin değildir. - Recep Yazıcıoğlu

İlk Staj Deneyimim

Yaklaşık bir hafta evden uzaktaydım ve bu sürede DRT23'e yazma fırsatım olmadı. Şimdi bu kısa aradan sonra ilk yazımda, geçen bir haftada yaşadıklarımı kısaca paylaşmak istiyorum.
DRT23'ü takip edenler muhtemelen biliyorlardır Moleküler Biyoloji ve Genetik öğrencisi olduğumu. ÖSS denen ve Türk öğrencisinin kaderi olan o sınavı aştıktan sonra İstanbul Üniversitesi'nde ilk yılımı doldurdum. Bu arada geçen birkaç gün içerisinde okulumla ilgili sevindirici bir haber geldi. Birçoğunuz TV'de veya gazetelerde İstanbul Üniversitesi'nin dünya üniversiteler sıralamasında ilk 500'e giren tek Türk üniversitesi olduğunu görmüşsünüzdür. Henüz bu haberi bilmeyenler de bu yazı aracılığıyla öğrenmiş oluyor. Neyse, bu güzel bir haber ancak iki keşkem var: Birincisi, keşke 400'lü sıralarda değil de ilk 100'de yer alsaydı İÜ. İkinicisi, dünyanın lider ülkeleri arasında yer almak için gelişme sancıları çeken ülkemden en azından birkaç okul daha bu sıralamada yer alsaydı.
İlk yılımı bitirdim dedim, devam edelim. Aslında bizim bölümde - muhtemelen diğer bölümlerde de - ilk yılda staj yok. Ancak hem biraz meraktan hem de şanstan bu yıl kısa bir staj tecrübesi yaşama fırsatım oldu. Ülkemizdeki en gelişmiş genetik laboratuvarlarından biri olan Burç Genetik Tanı Merkezi'nde beş gün geçirdim. Bu sürede çok iyi insanlarla tanışma fırsatım oldu. Beş gün kısa gibi görünse de mesleki olarak da çok şey kattı bana. Hem sektörde çokça kullanılan yöntem ve aletleri görme, tanıma imkanı buldum hem de iş hayatını yakından gördüm.
Türk eğitim sisteminin temel yanlışlarından biri ağır teorik eğitim verilmesi fakat bunun yeterli pratikle desteklenmemesidir. Laboratuvarları olan okullarda da hem zaman kısıtlaması hem de öğrenci sayısı / öğretim elemanı sayısı oranının fazla olması nedeniyle eğitimin kalitesi düşmektedir. Bu noktada ülkemiz gerçeklerini kabul ederek sorumluluğu üzerimize almamız gerekiyor. Öğrenci arkadaşlarıma tavsiyem herşeyin hazır olarak sunulması alışkanlığından vazgeçmek ve şartları zorlamak. Bu hem yeni fırsatlar sunacaktır bizlere hem de öğretimin yanına hayatı tanıma anlamında eğitimi de koyacaktır.

Türk Telekom Stadı

Galatasaray'ın yeni stad projesinde bir değişiklik yapıldı. İstanbul Aslantepe'de yapımı süren Ali Sami Yen Spor Kompleksi dahilinde yer alan yeni stadyumun ismi Türk Telekom Stadı olacak.
İhtiyaçlar doğrultusunda yeni bir futbol stadı inşaatı kararı alan Galatasaray kulübü uzun süren bürokratik çalışmaları tamamladıktan sonra yeni stadın temeli birkaç ay evvel atılmıştı. Eren Talu firması tarafından gerçekleştirilen inşaatın 2010 yılının başına kadar tamamlanması bekleniyor. İnşaat vaktinde bitirilirse Galatasaray 2009 - 2010 sezonunun ikinci yarısından itibaren maçlarını yeni stadında oynayacak. Çatısı açılıp kapanabilen stadın kapasitesi 52 bin kişi olacak. GS amblemi şeklinde oldukça orijinal bir taraftar giriş yolu yapılacak stadın Avrupa'nın en iyi futbol statlarından biri olacağı belirtiliyor.
Türk Telekom özelleştirildikten sonra hızlı bir tanıtım atağına geçmiş ve özellikle televizyon reklamlarıyla yeniliğini, değişimini yeni kampanyalarıyla halka iletmişti. Türk Telekom'un yeni reklam atağı futbola yönelik oldu. Galatasaray ile yapılan sponsorluk anlaşmasına göre stat açıldıktan sonraki ilk 10 yılda stadın adı Türk Telekom Stadı olacak. Bunun karşılığında TT, GS'ye 40 milyon dolar ödeyecek. Sponsorluk yalnızca stadyum ismiyle sınırlı değil. Avea ile anlaşmanın bitmesinin ardından 2009 - 2010 sezonundan itibaren forma sponsoru da TT olacak.
Stad isminin sponsorlukla özel firmalara verilmesi Türkiye'de ilk kez yapılıyor. Halbuki yurt dışında, özellikle İngiltere ve Almanya'da kulüpler yıllardır bu yolla para kazanıyor. Örneğin, Arsenal takımı yeni satdının ismini 200 milyon dolar karşılığında 15 yıllığına Emirates Stadı olarak değiştirdi. İyi bilinen başka bir örnek Münih'teki Allianz Arena stadı. Avrupa'da ve Amerika'da bunlar gibi pek çok stad ismi örneği var.
Türkiye'nin en başarılı futbol takımlarından biri - bir Galatasaraylı olarak bence en başarılısı - olan Galatasaray ekonomik anlamda uzun yıllar iyi yönetilemedi ve bunun sonucunda malî sıkıntılar yaşadı. Yapılacak olan Ali Sami Yen Spor Kompleksi ve dahilindeki Türk Telekom Stadı'nın kulübe yıllık 75 milyon dolar gelir getirmesi bekleniyor. Sponsorluk anlaşmalarıyla bu miktar biraz daha artabilir. Böylece kulüp uzun yıllar konuşulan borçlarını kapatarak rahatlayacaktır.

Orman Yangınlarıyla Savaş

Ne yazık ki her yaz ülkemizde ve dünyada çokça orman yangını çıkıyor. Bu yangınlarda gezegenimizin hava temizleyicisi olan ağaçlar yanıyor ve zaten doğal güzelliklerini harap etmekte olduğumuz dünyamızın yeşillikleri de yok oluyor.

Bugünlerde Antalya'da yaşanan orman yangını tarihimizin en büyük doğa felaketlerinden birisi. Bu yangında, diğer pek çok orman yangınında da olduğu gibi ağaçlık alandaki köyler yandı ve ölenler oldu. Yani orman yangınları direkt olarak da insan yaşamını tehdit ediyor. Tehlikede olanlar yalnızca civarda yaşayanlar değil, yangını söndürmeye çalışanlar da aynı zamanda.

Orman yangınlarıyla savaşın en önemli ayağı yangın çıkmasını önlemek. Bunun için insanlar ağaçlık alanlarda daha dikkatli olmalılar. Pikniklerde ateş yakılmaması, etrafa özellikle cam çöplerin atılmaması, sigara izmaritnin yere atılmaması gibi bazı basit önlemler hektarlarca alanın yanmasını önleyebilir. Ancak orman yangınlarının sadece basit dikkatsizliklerden çıktığın söylemek saflık olur. Medyada da zaman zaman gündeme geldiği üzere yangınların çıktığı - çıkarıldığı da denebilir - alanlar, araziler daha sonra ağaçlandırılmak yerine yerleşime - özellikle oteller, tatil köyleri vb. için - açılıyor. Devletimizin bu konuda yasalarla yeterli caydırıcılığı sağlaması gerekiyor. Bu konuda taviz verilmemeli.

Herşeye ve hatta tüm iyi niyetimize (!) rağmen orman yangınları çıktığında devreye bu konuda eğitimli kişiler ve özel ekipmanları giriyor. Televizyon haberlerinden de duyduğumuz gibi helikopterler, uçaklar, dozerler ve diğer araçlarla karadan ve havadan yapılan çalışmalarla yangınlar söndürülmeye çalışılıyor. Fakat aşırı sıcak, düşük nem seviyesi, uygun yön ve hızda rüzgar gibi kontrol dışı etmenler yangınların gücünü etkiliyor. Buna bir de güneş batıp karanlık çökünce çalışmaların mecburen aksaması eklenince insanın aklına "Doğa kendinden feda etmeyi bile göze alarak bizden öç mü alıyor," sorusunu getiriyor.



Her yıl hektarlarca yeşil alan alevlerin ardında kaybolurken insanın içi yanıyor. Acaba tüm bu önlemler yetersiz mi diye düşünüyor. Yeni bir yöntem, teknoloji bu büyük soruna çare olamaz mı sorusu akla geliyor. Ben de işte bu sorunun cevabını aradım, birkaç yöntem buldum. Ama aralarında en ilgi çekici, beni çözüm olabileceğine en çok ikna edeni, yolcu uçağından modifiye edilmiş devasa yangın söndürme uçağı oldu.

The Evergreen Supertanker adlı uçak Boeing 747'den çevrilmiş oldukça büyük ve etkili bir yangın söndürme uçağı. Uçağın tanıtım videosu yukarıda yer alıyor; tıklayarak izleyebilirsiniz. Videoda uçağın özellikleri İngilizce anlatılıyor. Bu nedenle bahsedilen özelliklerden birkaçını buraya yazıyorum. İşte Supertanker'ın özellikleri:

Tek seferde 24 bin galon (yaklaşık 90 ton) su taşıyabiliyor. Bu, şu anda kullanılan yangın söndürme uçaklarındakinin 7 ile 10 katı arasında bir değer.

Suyu çeşitli yüksekliklerden bırakabiliyor. Su boşaltma haznesinin yapısı ve uçağın hızına bağlı olarak su, damlacıklar şeklinde yere ulaşıyor. Yani suni yağmur etkisi yapıyor. Bu da yerde yangınla mücadele eden ekipler ve diğer canlıların güvenliği için önemli. Çünkü bugün kullanılan uçak ve helikopterlerin bıraktığı su yere yığın halinde ulaşıyor.

Yukarıda bahsettiğim yağmur etkisi aynı zamanda yangının söndürülmesinde daha etkili oluyor.

Su yere ulaşırken, dikey rüzgar etkisi de oluşturuyor. Bu saatte 10 mille esen rüzgarın gücüne denk. Rüzgar mı; hani rüzgar yangını büyütüyordu? Fakat bu rüzgar yere paralel değil, dik!

Uçağın büyüklüğü ve taşıdığı suyun miktarı göze alındığında uçağın yavaş uçmasını bekleyebilirsiniz. Fakat bu uçak saatte 600 mil kadar hız yapabiliyor. Bu da yolcu uçağı olarak kullanılan modeldaşlarının dolu uçuş oranlarına paralel.

Uçağın görüş sistemleri için kullanılan teknoloji çeşitli açılardan avantaj oluşturuyor. Bunlardan biri, yoğun dumanda bile uçağın etkin bir şekilde yangınla mücadele edebilmesi.

Diğer bir teknolojik avantajı ise bu uçakla geceleri de müdahale yapılabilmesi. Bugün kullanılan araçlar geceleri çalışmalara ara vermek zorunda.

İşte uçağın özelliklerinden bazıları bunlar. Videoyu izleyince gücüne sizde şahit olacaksınız.

Ben üşenmedim, araştırdım. Umuyorum ki yetkililer de yeni ve daha etkili orman yangınlarıyla mücadele sistem ve araçlarını araştırıyorlardır. Yalnız dünyanın diğer yerlerinde kullanılan sistemleri incelemek yetersiz olabilir. Gerekirse bizim uzmanlarımız da yeni yöntemler ve araçlar geliştirmek için çalışmalı.

Lost 5. Sezon

Lost hayranları merakla 5. sezonu bekliyorlar, onlardan birisi de benim. Ancak sezon araları çok uzun sürüyor ve bu uzun aralar Lost severlerin az da olsa soğumalarına sebep oluyor. Ya da en azından bazı şeyleri unutmaya başlıyoruz. Neyse ki her yeni sezon bizi kısa sürede ısıtıyor ve beklentilerimizi karşılıyor.
Lost'ta 4 sezon bitti, bazı sorular cevaplandı, bazıları git gide derinleşiyor. İnsan bazen bunların hepsini cevaplandırabilecekler mi bu yazarlar yoksa herkesi hayal kırıklığına mı uğratacaklar diye düşünmeden edemiyor. Ama bugüne kadar çıkardıkları iş, bundan sonrası için teminat gibi.

Lost'a güç katan özelliklerinden birisi de hiç şüphessiz ki can alıcı soruların yanıtlarının, yani senaryonun geleceğinin çok iyi saklanıyor olması. Ancak hergün dünyanın çeşitli yerlerinde insanlar internette Lost'la ilgili yazılar yazıyorlar. Bugüne kadar diziyle ilgili yüzlerce teori yazıldı. Dizinin sonuna yaklaşırken bunlardan bir kısmı elenmeye başlandı. Ancak hala dizinin sonunun nereye varacağı sır gibi belirsiz ve hala teoriler yazılıyor.

Diziyle ilgili aklınızdaki soruları yanıtlamayacak ancak gelecek sezona dair ipuçları veren haberler var. Bu uzun arada 5. sezonda neler yaşanacağına dair bu ipuçlarının ne kadarının doğru olduğunu bilmiyorum ancak sizlerler paylaşacağım. Bu arada bunların ilk kez kim tarafından yazıldığını ya da neye dayandırıldığını bilmiyorum. Ancak küçük bir ihtimal de olsa dizinin yazarları, izleyicilerin merakını ateşlemek için bu tür haberleri - bir kısmı doğru, bir kısmı yalan - sızdırıyor olabilirler. İnternet dünyasında böylesi bir haberin yayılması doğal olarak fazla zaman almıyor.



İşte 5. sezona dair ipuçları:

  • 5. sezon 17 bölüm olacak. Muhtemelen Şubat 2009'da başlayacak.
  • 5. sezonda adadan kurtulanların neden adaya dönmek zorunda oldukları, son sezonda ise döndükten sonra adada yaşanacaklar anlatılacak.
  • Claire bu sezon dizide yer almayacak. Onu en son adadaki kulübede, babasının yanında garip bir gülümsemeyle görmüştük. Anlaşılan Claire sırra kadem basacak.
  • Hurley'nin aşkı Libby'nin hikayesi, Desmond'un flashbacklerinde anlatılacak ve eskiden Hurley ile aynı akıl hastanesinde olmalarının nedeni açığa çıkacak.
  • Blacksmoke'ın (kara dumanın) sırrı bu sezonda da açıklanmayacak.
  • Mr. Eko diziye geri dönecek; ancak bu dönüş flashback şeklinde olmayacak. Yani Mr. Eko hortlayacak!
  • Danielle Rousseou geçen sezonda ölmüştü. Ancak bu sezon flashbacklerde yer almaya devam edecek.
  • Charlotte ve Daniel Faraday karakterleri ön plana çıkacak ve dizide aktif rol alacaklar. Ben özellikle Faraday'ın hikayesini merak ediyordum. Bu habere memnun oldum.
  • Jin gemideki patlamadan kurtulmuş olabilir. Ama bu ihtimali düşük buluyorum.
  • Jack ve Claire'ın babası Christian Sephard'ın sırrı bu sezon açıklanacak. Bu adamın Jacob olup olmadığı uzun süre tartışıldı. Belki de öyledir.
  • John Locke'ın liderliği ve sonrasında yaşadıkları ile ölümü anlatılacak. Geçen sezonun son bölümünde John Locke'ı tabutta yatarken görmüştük.
  • Dizinin sonuna yaklaşılırken flashback ve flashforwardlar azalacak ve dizi daha çok şimdiki zamanı anlatacak.

Bu sezonda da Lost bizi şaşırtmaya devam edeceğe benziyor.

Not: Yukarıda bahsettiğim 5. sezon ipuçları çeşitli sitelerde var ve gerçek kaynağı belirsiz. Ben bu ipuçlarını H2 - habertürk sitesinden aldım.