Esperanto

Kimse ana dilini öğrenmekte -en azından konuşma anlamında- zorluk çektiğini söylemez. Çünkü dünyaya gelir gelmez bu dilin seslerini, sözcüklerini duymaya başlarız ve bu yıllarca sürer. Bu süreçte dünyaya dair öğrendiğimiz herşeyi beynimize bu dilin birimlerini kullanarak kaydederiz. Yani bir bakıma dil sadece insanlar arasındaki sesli iletişim aracı değil, aynı zamanda beyinde bilgilerin depo edilmesinde kullanılan bir araçtır. İçimizden, sessizce birşeyler düşünürken de dil kullanırız. Sonra aynı dili bu düşünceyi ifade etmekte kullanırız. Gel gör ki iş yabancı bir dil öğrenmeye gelince zorluk çekmemek herkesin harcı değildir. Sanırım bundan şu yedi, sekiz dil bilenleri ayırmamız gerekir!

Herhalde bir yüz yıl önce dahi yabancı dil bilmek çok az kişi için zaruriydi. Aslında bugün de bir yabancı dil bilmenin abartıldığı kadar mühim olmadığı bir gerçek. En azından sadece belli bazı meslek grubundan kişiler için doğal olarak zorunlu. İşimiz gereği, meraktan veya sadece "hava olsun" diye yabancı dil öğrenmek istediğimizde bizi bir dolu zorluk bekler.

Öncelikle bugüne kadar ana dilimizdeki sözcüklerle belirttiğimiz tüm nesne veya durumlara yeni sözcükler adamamız gerekir. Bazıları kullanıldıkça akılda kalıcı olur ve hatırlaması kolaydır (İngilizce'deki "I", "ben" gibi); bazılarıysa olabilecek en zor harf kombinasyonundadır sanki (Latince'deki "citrullus colocynthis", "ebucehil karpuzu [Bu ne?] gibi). İkincisi dil kurallarının farklılığıdır. "Önce özne miydi, nesne miydi?", "Bu sözcüğün çoğulu nasıl yapılıyordu?" gibi bir dolu soruyla boğuşmak gerekir.

Bir dili onu ana dili olarak kullananlar kadar iyi konuşamamamızın temel nedeni düşünürken beynimizin hala ana dilimizi kullanıyor olmasıdır. Ancak çok uzun süre ve sürekli bu yabancı dili kullanırsak beynimizi artık bu dilde de düşünebilme yönünde eğitebiliriz.

Bazı ülkelerde aynı topraklarda yaşayan insanlar bile farklı dilleri konuştuklarından birbirlerini anlayamıyorlar. Fakat gelişen teknoloji ile dünya insanları birbirine yaklaşıyor. Bu da uluslararası ilişkilerde ortak bir dil zorunluluğu doğuruyor. Günümüzde bu dil İngilizce. Belki bir gün tahtını başka bir dile kaptırır veya insanlığın ortak dili olur. Şimdiden bunu kestirmek oldukça zor. Ama insan "Neden İngilizce?" diye soruyor. Her ulus yüzlerce, binlerce yılda oluşturduğu ana dilini bir kenara atıp başka bir ulusun dilini kullanmaya razı olmaktan kaçınıyor. Ama bir gün kabul etsek de etmesek de ana dilimizin artık antik bir dil olduğunu, ondan tamamıyla farklı bir dil kullanmakta olduğumuzu fark edebiliriz. Bu değişim yavaş fakat çok derinden olacaktır.

Neyse, gelecekten bahsetmeyi bir kenara bırakıp günümüze, yok yok yüz yirmi yıl kadar geçmişe gidelim. 1887'de Polonyalı bir göz doktoru kullanılması ve öğrenilmesi kolay, hiçbir ulusa ait olmayan tamamen yapay bir dil yapmayı kafasına koymuştu. Ludwik Lejzer Zamenhof hiç değişmeyen, istisnası olmayan ve kelime köklerini genellikle Avrupa dillerinden alan Esperanto dilini icat etti. Morfolojik olarak bitişken dillere (Türkçe de bu gruptadır.) banzeyen bu dilin 16 ana kuralı vardı.

Latin harflerini -birkaçı hariç ve yerine birkaç yenisi olmak üzere- kullanan dil yapboza benziyor. Mesela isimler "-o", zarflar "-e", sıfatlar "-a", fiiller "-i" ile bitiyor. Sözcükler sonuna "-j" getirilerek çoğul yapılıyor. En güzel yanıysa öğrenirken ezberlemek zorunda bırakan istisnai durumların olmaması. Bir kuralı biliyorsanız bunu tüm sözcüklere uygulayabilirsiniz.

Esperanto hala yaşamakta olan bir dil ve dünyada bu dili konuşan 1,6 milyon kişi olduğu sanılıyor. Meraklıları bu dili bilenlerden ve onlar tarafından hazırlanan kitaplardan, dergilerden öğreniyor. Ancak hiçbir ulusa ait olmadığı için dünyaya yayılması çok zor. Üstelik bir dil için çok kısa bir yaşa sahip. Bir de bu dili öğrenmek için merak dışında ciddi bir sebebin olmayışı da Esperanto'nun önünü kesiyor. Ancak yine de böyle ortak bir dil geleceğin dili olabilir. Ülkeler İngilizce yerine tarafsız bir dil üzerinde uzlaşmaya varabilir. Böyle bir durumda dünya genelinde bir kaç jenerasyon sonra milyarlarca kişinin ana dili Esperanto olabilir.

Şov Bitti

Yaklaşık üç hafta futbolla yattık, futbolla kalktık. Her an herkesin aklında futbol, Türk Milli Takımı vardı. Televizyon kanallarının ana haber bültenlerinde bile siyasetin pusu dağıldı, yerini futbolun heyecanı aldı. Reklamların yıldızı milli futbolcular oldu. Her maç öncesi merakla bekledik, heyacanla maçları izledik ve ardından çoşkuyla kutladık zaferlerimizi. Ta ki çarşamba gecesine kadar. Umutla çıktığımız yolun sonuna geldik; fakat gururluyuz, finalde olmasak da mutluyuz.
Daha önce de bahsettiğim gibi ben turnuva öncesinde takımımızın grubundan çıkabileceğini bile düşünmüyordum. Avrupa'nın bir çok yerinde de son iki büyük turnuvaya katılamamış Türk takımının bu şampiyonada bir başarı almasına ihtimal verilmiyordu. Nitekim Türkiye ilk maçında bu görüşleri -benimki de dahil- yanıltmadı. Fakat sonrasında öyle bir şey oldu ki Türkiye hırsıyla, mücadelesiyle her şeye rağmen -kimi hakemlere, sakatlıklara, cezalara rağmen- imkansızları başardı, mucizelerin altına imza attı. Bir an da tüm dünya spor basını bizi konuşur oldu. Bir de baktık ki yarı finaldeyiz. Artık kupa ufukta görünüyordu.
Oyuncularımız sakattı, cezalıydı. Yedek kulübemiz bile eksikti. Ancak yine de sahaya çıkan her futbolcumuza güveniyorduk. Gerçekten de güvenimizi boşa çıkarmadıklarını düşünüyorum. Semih'in son dakikalarda gelen golü Türk Milli Takımının futbol mentalitesini tüm dünyaya bir kez daha gösterdi. Bunun ötesinde tüm maç boyunca, turnuvanın favori takımlarından Almanya karşısında çok iyi futbol oynadı millilerimiz. Ancak futbol bir oyun ve oyunlarda şans faktörü her zaman vardır. Buna biraz tecrübeyi de ekleyince Almanlar neredeyse kalemize geldikleri her seferde gol buldular. Bu biraz da bizim hücum futbolumuz ve savunmada yaşadığımız klasik sıkıntımızdan kaynaklandı. Ve futbol bir kez daha adaletsiz olduğunu gösterdi. Belki de şampiyona boyunca oynadığımız en iyi oyuna rağmen, Almanların ayaklarını titretmemize rağmen gecenin sonunda üzülen taraf olduk.
Finale çıkamamış olabiliriz ama dün gece yine tüm dünya bizi konuşuyordu. ESPN'de "Türkiye, Almanya'yla oyuncak gibi oynadı," haberi yazıldı. Ve diğer basın organları ve maçı izleyen futbol severler iyi oyunumuzu alkışladı. "Futbol asla yalnızca futbol değildir," gerçeğinin bir parçası olarak tüm turnuva boyunca olduğu gibi dün gece de Türkiye'nin propagandasını, reklamını tüm dünyaya ulaştırdı takımımız. Şampiyonaya eşsiz renk kattı ve bizleri defalarca sevince boğdu. Kısacası finale çıkamamış olsak da Euro 2008 beklenenden çok daha iyi geçti bizim için.
Küçük bir parça burukluk ama koca bir gururla ayrıldık şampiyonadan. Şimdi umutlarımızı ve heyecanımızın kalan kısmını sonraki turnuvaya saklıyoruz. Ve bu sefer çok umutluyuz takımımızdan, gelecekten.
Bize bu heyecanı yaşatan takımımıza -oyunculardan, teknik heyete ve diğer tüm emeği geçenlere- teşekkür ediyorum.

Harikalar Diyarı

Dürüst olmak gerekirse Milli Takımımızın tarihinde çok büyük başarılar yok. Futbolu bu kadar çok seven ve genç nüfusu bu kadar fazla olan Türkiye sürekli başarılı futbolcular yetiştiren bir alt yapıya sahip değil. Bir ülkenin liglerinde oynanan futbol için o milletten yetişen futbolcuların kalitesi, milli takımlar düzeyindeki futbol için olduğu kadar önemli değil. Ne de olsa liglerde yabancı futbolcu oynatılabiliyor. Ama iş milli takım kadrosu oluşturmaya gelince sorunlar patlak veriyor.
Neyse, futboldan yana oldukça mutlu olduğumuz bu günlerde konuya bu açıdan girmek sanırım biraz can sıkıcı. Gerçekten heyecan verici işler yapıyor Türk Milli Takımı ve uzun zamandan beri beklediğimiz başarılarla bizi her maçtan sonra o gün hayatımızın en mutlu günüymüş gibi sevindiriyor. Ama her nedense, sevincimizin o doruk noktasını yaşadıktan sonra bir sonraki maçı düşünmeye başlıyoruz. Hala yaşadığı şaşkınlık ve sevinci üzerinden atamayanlar, içinde bulunduğu psikolojik durumun etkisiyle "Önümüze kim gelse yeneriz," "Kupa kesin bizim," gibi sözler söylüyor. Şu ana kadar yanılmadıklarını itiraf etmeliyim. Ama ben bu kadar umutlu değilim.
Euro 2008 başlamadan önce elbette Milli Takımımızın turnuvada yer almasının da etkisiyle heyecanlıydım. En azından futbol dolu birkaç hafta geçirmek güzel olacaktı. Ama Millilerimizin turnuvada başarılı olacaklarını düşünmediğim gibi gruptan çıkacağımıza dahi ihtimal vermiyordum. Nitekim Portekiz ile oynadığımız ilk maçta mağlup olduk. İsviçre'yi yenebileceğimizi düşünüyordum maç öncesinde; fakat maçı izlerken bunun o kadar da kolay olmayacağına kanaat getirmiştim. Düşündüğüm gibi olmuştu; maçı mağlubiyetten çevirmek durumunda kalmıştık. Gerçeği o maçtaki sağanak yağmur sahada futbol oynanmasına izin vermemişti ve kötü oyunumuzda -özellikle ilk yarıda- bunun da etkisi vardı. Yola devam etmek ile turnuvada havlu atmak arasındaki o ince çizgi Çek Cumhuriyeti ile oynanacak maç olmuştu. Bence genel anlamda vasat oynadığımız maçta son bölümlerdeki gayret ve biraz da şansla rakibimizi kupanın dışına itmeyi başarmıştık.
Şaşırttığımız Avrupa'nın basınına ait maça dair başlıkları haberlerde gururla izlerken aslında bizim de en az onlar kadar şaşkın olduğumuz bir gerçekti. Ama sonuçta ortada bir başarı vardı. Tabiri cayizse mutluluktan uçanlar artık iyice uçuyor "Hırvatlar da kimmiş?" diyordu. Ben bu futbolla hala işimizin zor olduğuna inanıyordum. Genel anlamda güven veren bir oyun oynamadığımız gibi turnuvanın ortasında hala oturmuş bir Türk Milli Takımı kadrosundan bahsetmek mümkün değildi.
Milli Takım, Hırvatistan karşısında yine tutarlı ve göze hoş gelen bir oyun oynamadı. Fakat en azından grubundan 9 puan toplamış takıma da çok fazla oyun oynatmadı. Karşılılı ataklar sonuç getirmeyince maç uzadı ve o unutulmaz dakikaları yaşadık. Kimilerine göre mucize kimilerine göre inançla son saniye golüyle maçı çevirdik. E, artık Hırvatların yaşadığı psikolojik yıkım penaltılarda galip gelmemiz için yeterliydi. Yani Hırvatistan'ı penaltılarla değil, Semih'in golüyle mağlup ettik.
Şimdi rakip bir futbol ekolü olan Almanya. Almanlar daha önce üç kez Dünya ve üç kez de Avrupa şampiyonu oldular. Çok sayıda yıldız futbolcuya sahipler ve belli bir futbol mentaliteleri var. Türk Milli Takımı ise herşey bir yana sakatlıklar ve kart cezalarıyla boğuşuyor. Olur da bir oyuncumuz kalan bir iki günde iyileşmezse Fatih Terim belki de teknik direktörlük kariyerindeki en kolay kadro kurma süreçlerinden birini yaşayacak. Daha doğrusu kadro kurmaya neredeyse gerek yok. İlk on birin dışında biri kaleci üç yedek oyuncumuz var. O kadar zor durumdayız ki Alman basını Fatih Terim'in bu maçta kaleci Tolga'yı orta sahada oynatabileceğini yazdı.
İyi veya kötü yarı finale kadar gelmeyi başardık. Son Avrupa şampiyonu Yunanistan'ın, son Dünya şampiyonu İtalya'nın, grubunda muhteşem futboluyla 9 puan toplayan Hollanda'nın, yıldızlarla dolu Fransa'nın, şampiyonanın favorilerinden Portekiz'in olmadığı yerde Türkiye var. Avrupa'nın en iyi dördünden biriyiz bu turnuva itibariyle. Belki mucizelerle belki de inançla geldik bu noktaya kadar ama hem fikir olduğumuz şey Euro 2008'i hem kendimiz için hem de diğer milletlerden futbol severler için "Harikalar Diyarı"na çevirdiğimiz.
Ne yazık ki Almanya maçı öncesi yine umutsuzum. Ama ben yine yanılmaya razıyım. Umarım Millilerimiz bir kez daha inanılmazın altına imza atar ve "Harikalar Diyarı"ndaki masalımız mutlu sonla biter.
Not: Çeyrek final galibiyetimizden sonra da tüm uyarılara rağmen bir gelenek bozulmadı ve pek çok kişinin sevinci kursağında kaldı. Lütfen sevincimizi silahlar eşliğinde kutlamayalım ve bizim sevincimiz başkalarının üzüntüsü olmasın!

Bunları Biliyor musunuz?

16 takımla başlayan Euro 2008'de takım sayısı yarıya düştü, heyecan ise ikiye katlandı. Çeyrek finalde çok iyi futbol oynayan takımlar birbirinin rakibi ve bu kez mağlubiyetin telafisi yok. Çeyrek final bizim için de oldukça heyecanlı olacak; çünkü Milli Takımımız da çeyrek finalde yer alan Avrupa'nın en iyi sekizinden birisi. Açıkcası şampiyona başlamadan önce ben Millilerimize pek şans tanımıyordum. Ama sonuçta oynanan oyun futbol ve futbol her zaman süprizlere açık bir oyun. Sanırım biraz da bundan dolayı bu sporu seviyoruz.
Şampiyonada oynanacak toplam 31 karşılaşmanın 24'ü oynandı. Başta Türkiye'nin maçları olmak üzere bir çoğundan büyük keyif aldık. Gerçekten de güzel futbol oynanan iyi bir turnuva izliyoruz. DRT23'te geride kalan bu maçların özetlerini yazmadım veya haberlerini yapmadım. Bunun nedeni bu günlerde fazla vaktimin olmaması olduğa kadar zaten bu tür özet ve haberlerin hemen her yerden ulaşılabiliniyor olması. DRT23'te şampiyona başlamadan önce de yazdığım Euro 2008 yazılarında daha ziyade ilginç ve bilgilendirici genel konulara değindim. Bu yazıda da böyle bir konuyu konuşacağız.
Şampiyonada oynayan futbolcular hakkında genel istatistiklerden bahsetmek istiyorum. Hazırsanız başlayalım!
Şampiyonaya katılan her milli takım 23 futbolcu seçmek durumundaydı. Böylece şampiyonaya 16 milli takımda oynayan toplam 368 futbolcu katıldı. Bunlardan bazıları sakatlık yüzünden ya da teknik direktörlerinin seçimi sonucunda henüz hiç oynamadı. Turnuvada yoluna devam eden takımların yedeklerde kalan oyuncuları için şans devam ediyor!
Turnuvada 48 kaleci, 121 defans, 117 orta saha, 82 hücum oyuncusu yer alıyor (elenen takımlar dahil). Geçen turnuvada, Portekiz 2004'te, etkili defans kurgusu, oynamayan ve oynatmayan yapısıyla mutlu sona ulaşan, Yunanlılar hariç futbolseverleri hayal kırıklığına uğratan Yunanistan'ın o sisteminden etkilenerek mi en çok defans oyuncusu seçildi acaba? Neyse ki bu şampiyonadaki futbol çok daha iyi. (Yunanistan bu şampiyonada gruplarda puan toplayamayan tek takım mı?!)
Elbette bu oyuncuların oynadığı kulüp takımları var. Euro 2008'e en çok futbolcu gönderen takımları merak ediyor musunuz? İşte o takımlar: Panathinaikos ve O. Lyon 10'ar futbolcuyla ilk sırada yer alıyor. Bu ikiliyi 9'ar futbolcuyla Galatasaray ve Bayern Münih izliyor. Werder Bremen ve Barcelona 8'er; Real Madrid, Chelsea ve Arsenal 7'şer futbolcu göndermiş.
Ülkelerin futbol liglerinin kalitesini gösteren verilerden birisi bu liglerin milli takımlara kaç futbolcu gönderdiğidir. En çok hangi ülkenin liglerinden (Araştırma fırsatım olmadı ama bir ihtimal her hangi bir ülkenin ikinci liginden bir oyuncu da milli takıma çağırılmış olabilir.) futbolcu çağırılmış olabilir, önce bir tahmin edin. Tahmininiz hazırsa işte gerçek veriler, karşılaştırabilirsiniz: Almanya 57, İngiltere 43, İspanya 41, İtalya 36, Rusya 30, Fransa 23, Yunanistan 21, Türkiye 18, ve liste sonrasında devam ediyor. Son sırada ise tek futbolcuyla Bulgaristan yer alıyor. Özellikle ilk dört ülkenin 1. ligleri tüm dünyada ilgiyle takip ediliyor. Ama yine de sormak lazım, acaba bir ülkede bu kadar çok yabancı futbolcunun yer alması ne kadar iyi? Tabi bu verilerle ne kadar yabancı futbolcu olduğundan ziyade, ne kadar iyi yabancı futbolcu bulunduğu çıkarılır. Neyse, şampiyonaya bu kadar futbolcu göndermek en azından liglerin kalitesini (zaten kalitesini bildiğimiz liglerin) gösterir.
Şimdi duruma bir de futbolcuları yabancı ülke liglerinde oynayan milli takımlar açısından bakalım. Bu istatistikte çeyrek final rakibimiz Hırvatistan 21 futbolcuyla ilk sırada. Mucizevi maçta turnuva dışına ittiğimiz Çek Milli Takımında ise 20 futbolcu lejyoner. Türkiye 6 lejyoneri ile son sıralarda yer alırken son sıradaki Rusya'da bu rakam 1.
Futbolcuların yaş istatistiklerine de bakalım. Mevkiî bakımından şampiyonada en çok genç oyuncunun oynadığı bölge orta saha. Milli takımların kalelerini yaş ortalaması yüksek futbolcular koruyor. Turnuvanın en genç takımı Avusturya; en yaşlı takımı ise İtalya. Buraya kadar verdiğim yaş verileri 25 yaş altı genç futbolcular ve 25 yaş üstü olanlar olarak hazırlandı. Genel yaş ortalaması alındığında ise 29,18 yaş ortalaması ile en yaşlı takım İsveç; 26,17 ortalama ile en genç takım ise Rusya. Türk Milli Takımının yaş ortalaması ise 26,81; yani turnuvanın en genç takımlarından birisiyiz. Turnuvanın en genç oyuncusu 19 yaşındaki Türk asıllı İsviçreli forvet Eren Derdiyok. Turnuvanın en yaşlı iki futbolcusu 38 yaşlarında ve bunlardan Avusturyalı Ivica Vastic bu yaşta gol atarak şampiyona tarihinin en yaşlı golcüsü ünvanını elde etti.
Bir futbolcuda aranan en önemli özelliklerden birisi de güçlü bir fiziğe sahip olmasıdır. Fizik deyince akla gelen özelliklerden birisi de boy uzunluğu. Elbette boy uzunluğu ile futbol kalitesi arasında doğru orantı kurmak mümkün değil. Ama yine de takımda, özellikle de kalede ve defansda, bir kaç uzun futbolcu bulunması faydalıdır. Neyse fazla uzatmaya gerek yok. Son grup maçımızda Volkan Demirel'in yere serdiği Jan Koller 202 cm ile şampiyonanın en uzun oyuncusu(ydu!). Bu arada Volkan'ın boyu 191 cm. Romanyalı orta saha oyuncusu Florentin Petre 166 cm. lik boyu ile şampiyonanın en kısası.
İlginç istatistiklerimizin sonuna geldik. Hepsi de bu turnuvada yer alan futbolcularla ilgili genel bilgilerden oluşuyordu. Turnuvanın sonunda en çok gol atan futbolcu, en çok asist yapan futbolcu, en çok paslaşan takım vs. gibi istatistiklerden bir derleme yapmayı da planlıyorum. Zaten bu istatistiklerden şimdiden bahsetmem anlamsız olurdu. Neyse umarım bu şampiyonada en çok maç oynayan takım istatistiğini paylaşacak iki takımdan biri Türkiye olur! Görüşmek üzere...

23 Gün

Avrupa Futbol Şampiyonası heyecanı tüm hızıyla sürüyor. Futbol meraklılarının bir kısmı bu heyecanı evlerinden televizyon aracılığıyla yaşıyor ya da maç yayını yapan eğlence mekanlarına gidiyor. Şüphesiz bu turnuvanın keyfini en çok alanlar, Avusturya ve İsviçre'deki futbol severler. Orada bulunma şansına sahip olanların da turnuvayı uzaktan takip edenlerinde faydalanabileceği bir internet hizmeti var: Google 23 Gün.
İnternet teknolojisinin altın çocuğu Google, sadece spor müsabakası olmanın ötesinde kültürel ve ekonomik bir olay olarak nitelendirebileceğimiz Euro 2008 için özel bazı uygulamalar hazırlamış ve bu uygulamalar bütününe "23 Gün" adını vermiş. Tahmin edebileceğiniz gibi 23 Gün ifadesi turnuvanın süresi.
23 Gün'ün uygulamalarından biri Google Maps'i bir şekilde bu turnuvayla ilişkilendirmek üzerine kurgulanmış. G. Maps'te turnuvaya özel bir sayfa hazırlanmış. Buraya girdiğinizde sizi Avrupa haritası karşılıyor. Haritada turnuvaya katılan ülkeler bayraklarıyla, turnuvada kullanılan statlar ise stadyum görseliyle işaretlenmiş. Stadyum görsellerine tıklayınca statla ilgili yapısal ve tarihi bilgiler ile bu statta turnuva boyunca oynanacak mücadeleler de belirtiliyor. Ülke bayraklarına tıklayınca takım kadrosu ve oynanacak maçlarla ilgili bilgilere ulaşılıyor. Haritadan taraftarların çekip yüklediği şampiyona fotoğraflarına ve ev sahibi şehirlerdeki bar ve kulüplerin adreslerine ulaşmak mümkün. Haritanın yanındaki kolonda şampiyonayla ilgili güncel haberler de mevcut.
Diğer bir uygulama kişiselleştirilmiş Google giriş sayfası iGoogle'da kullanıcılara sunulan Euro 2008 aracı. Bu araçla maçlar, puan durumları, takımlar ve YouTube'taki taraftar videolarına ulaşmak mümkün.
Sanırım futbol ve oyun terimlerini yan yana getirmemek olmazdı ve Google da bunu atlamamış. Hazırlanan flash oyunu yine iGoogle sayfanızda oynayabilirsiniz. Nasıl oynanacağı anlatılmış. Yapmanız gereken isminizi ve ülkenizi seçip oyuna başlamak. Aldığınız puanlar ülke puanına ekleniyor. Kendinizi footgoogle (Bu ismi ben uydurdum; fena da sayılmaz :) milli takım oyuncusu olarak hissedebilirsiniz. Serbest vuruşları, penaltıları ve orta sahadan çekeceğiniz şutları gole çevirerek puanları toplayabilirsiniz. Ve bir not: Ben bu yazıyı hazırlarken Türkiye sıralamada altıncıydı.
Google 23 Gün ile şampiyonadan aldığınız keyfi biraz daha arttırabilirsiniz. Şüphesiz Millilerimizin Cuma günü alacağı galibiyetten daha çok bu keyfi arttırabilecek birşey yok. Bu yazı vasilesiyle Milli Takımımıza bir kez daha başarılar diliyorum!