Es-Es Gezisi 3: Yazılıkaya

İki bin yıldan uzun süredir ayakta duran Yazılıkaya anıtı ve üzerindeki yazılar insanoğlunun zamana karşı direnme mücadelesinin hiç değişmediğini hatırlatıyor.

Seyitgazi'de geçirdiğimiz geceden sonra ve belediye başkanının Yazılıkaya'ya gidecek bir araç bulamadığını öğrenmemeizle erkenden yola koyulduk. Frigya Vadisi'ne ve görmeyi umduğumuz Yazılıkaya'ya yaklaşık 30 km yolumuz vardı ve dün akşamki başarısız denememizden sonra ikinci kez yollardaydık. Düzenli araç seferi yapılmayan ve yakınında küçük bir köy bulunan Yazılıkaya'ya otostopla gidebilme olasılığımız düşüktü ancak maceracı ruhumuz işin istatistiksel yanıyla ilgilenmiyordu.

"Es-Es Gezisi 1: Eskişehir"i okumak için tıklayın.
"Es-Es Gezisi 2: Seyitgazi"yi okumak için tıklayın.

Sabahın erken saatinde ilçeden ayrılan araç sayısı sınırlıydı. Yavaş yavaş ilçe sınırını yürüyerek aşarken nihayet bir kamyonu durdurabildik. Orta yaşlı kamyon şoförü Kırka ilçesindeki bor madenine gittiğini söyledi. Öğrendiğimize göre orada o gün kurulan bir pazar vardı ve belki oradan Yazılıkaya'ya gidecek bir araç bulabilirdik. Biz de başka bir planımız olmadığından bu fırsatı değerlendirmek istedik. Yol boyunca birçok konuda sohbet ettik. Bölgedeki bir barajın yakınından geçtik ve Kırka ilçesi girişindeki bor madenini dışarıdan da olsa gördük. Şoföre teşekkür edip pazar yerini bulmak için yola koyulduk.

Bu arada dikkatimi çeken iki şeyi belirtmek istiyorum: Birincisi hem Eskişehir hem de gördüğüm ilçeleri bana çok küçük geldi. İkincisi, geçip gittiğimiz bütün köyler nedense terk edilmiş gibi ıssız görünüyordu. Sanırım bu iki düşüncemin nedeni açık: İstanbul'da yaşamak.

Pazar yerine yürürken içinde Türk büyüklerinin büstlerinin olduğu küçük bir park gördük. Girip turlamaya başladığımızda yabancı turist oldukları belli yaşlı bir çiftle karşılaştık. Yanaşıp iletişim kurma çabalarımız pek başarılı olmadı. İtalyan çiftten kadın olanı sadece İtalyanca biliyordu - ki biz bilmiyorduk - adam ise biraz İngilizce ve birkaç Türkçe sözcük biliyordu. Onların da Yazılıkaya'ya gitmekte olduklarını öğrendik ancak "Biz de oraya gidiyoruz. Bizi de götürür müsünüz?" demek istememize rağmen bunu söyleyemedik. Çünkü iletişim kurmak pek kolay değildi ve bu isteğimizin kabul edilme ihtimali zaten çok azdı. Biz de az sonra oradan ayrıldık.

Pazar yeri daha yeni kuruluyordu. Oradaki bir amca bize çok akıllıca birşey söyledi: Bizi Yazılıkaya'ya götürecek birini bulsaydık bile onun dönüşü için akşama kadar beklememiz gerekirdi. Peki, bizim bu kadar vaktimiz var mıydı? Bir dakika, kol saatime bakıyorum: Hayır, o kadar vaktimiz yok!

Pazar fikrinden vazgeçtik ve yola yeniden koyulduk. Beş dakika kadar sonra bir otomobil otostop işaretimizle durdu. Otuzlu yaşları civarındaki adam birkaç kilometre ötedeki köyüne gittiğini, bizi de oraya kadar götürebileceğini söyledi. Bu iyi haberdi. Oradan yola devam etmek için belki başka bir araç bulurduk. Ya da bulamazdık!

Durumumuzu anlattık, biraz da tarihten falan konuştuk. Sonra ne oldu dersiniz? Adam bizi Yazılıkaya'ya kadar bırakacağını söyledi. Muhteşem bir haberdi ve ne kadar teşekkür etseydik azdı.

Bir tepeden Frigya Vadisi'ni seyrederken, şapkamla kovboy gibi görünüyorum.

Ve nihayet sabah yola koyulduktan yaklaşık iki saat sonra son durağımız olan Yazılıkaya'daydık. Başarabileceğimizden bile emin değilken yardımsever insanımız sayesinde sadece iki saat sonra hedefimize varmıştık. Şimdi tarih kokan bölgeyi gezmenin tadını çıkarabilirdik. Biri dönüş yolculuğunu mu sordu? Dert etme, bunu sonra hallederiz!

Resimde gördüğünüz anıtı, kaya oyması mezarlıkları ve yer altına inen merdivenli yolları bir bir inceledik, gezdik ve bol bol fotoğraf çektik. Binlerce yıl önce Frigler'in burada yaşadıkları, savaştıkları ve öldükleri, geride bunları bıraktıklarını yerinde düşünmek farklı duygular hissettiriyor insana. Çok iyi tanıtımı yapılmasa da ve çok iyi ulaşımı ya da hizmeti olmasa da yine de gidilip görülmeye değer bir yer. Tarihe çok derin ilgisi olmayan ben bunu söylüyorsam tarih merkalıları mutlaka burayı ziyaret etmeli.

Güzel bir gün geçirmiştik. Sıra dönüşe geldiğinde bunu nasıl gerçekleştireceğimiz konusunda en ufak bir fikrimiz yoktu. Birşeyler atıştırmak ve düşünmek için durmak üzereyken daha önce Kırka'da konuştuğumuz İtalyan çiftle yine karşılaştık. Ben bunun işe yaramayacağını söylediysem de Ahmet geri dönüş için onlardan yardım istemeyi kafasına koymuştu. Yanaştık ve laf açıp durumu izah ettik. Beklemediğim bir şekilde çift bizi geri götürmeyi kabul etti. Zaten Eskişehir'e gideceklermiş. Az sonra gezi bölgesinden köye indik ve bizi karavanlarına kabul ettiler. Bu küçük fakat sevimli araçta birlikte öğle yemeği yedik ve iletişim sınırlarını zorlayan İtalyanca, İngilizce, Türkçe karması bir sohbet aramızdaki samimiyeti kısa sürede güçlendirdi.

Bu İtalyan çiftle unutulmayacak bir anımız oldu. Onlarla Frigya Vadisi'ndeki başka anıtları ve kaleleri birlikte gezdik. Sonra Seyitgazi'ye döndük ve birlikte Seyit Battal Gazi Türbesi'ni dolaştık. Daha sonra Eskişehir'e döndük ve aralarında önceki gün Ahmet'le görme fırsatımızın olmadığı Cam Müzesi, Bilim Parkı gibi birkaç yeri daha birlikte gezdik. Gece olduğunda bir kafeye gittik ve çay içip sohbet ettik. Giovanni - sanırım böyle yazılıyor - ve eşi harika insanlar. Onlarla ilk karşılaştığımızda soğuk görünmelerine rağmen kısa sürede ne kadar sıcakkanlı ve dostane insanlar olduklarını gördük.

İtalyan yol arkadaşlarımızla çay içerken

İstanbul'a dönüş trenimiz gece yarısındaydı. Birkaç saat önce bizi istasyona bıraktılar ve İtalyan arkadaşlarımızla vedalaştık. Treni beklerken geçirdiğimiz saatlerde gezimizi değerlendiriyorduk. Hiç şüphesiz çok şanslıydık. Beklediğimizden çok daha keyifli ve maceralı bir seyahat olmuştu. Yardımsever insanlarla tanışmış, doğal ve tarihi yerleri gezmiş, Eskişehir'i görmüştük.

Birkaç saat sonra trendeki koltuklarımızda uyuyorduk; trenimiz Haydarpaşa'ya uzanan rayları takip ederken.

Gezimizi anlattığım bu üç bölümlük yazıyı umarım keyif alarak okumuşsunuzdur. Şimdi öykünün bittiği yerden ilk yazıdaki ilk paragrafa dönmenizi istiyorum. Orada ne demek istediğimi şimdi daha iyi anlayacağınızı umuyorum.

Es-Es Gezisi 2: Seyitgazi

Porsuk Çayı ve üstündeki köprüden geçen tramvay

Yazının ilk bölümünde Eskişehir'e gidişimizi ve ilk günümüzü anlatmıştım. İkinci bölümde Yazılıkaya'ya gitme çabamızı ve yolda yaşadıklarımızı anlatacağım.

"Es-Es Gezisi 1: Eskişehir"i okumak için tıklayın.

Şehri dolaştıktan sonra epey yorulmuş fakat bir o kadar eğlenmiş halde otobüs garının yolunu tuttuk. Hedefimizde Yazılıkaya'ya gitmek vardı ama nasıl gideceğimiz konusunda en ufak bir fikrimiz yoktu. Gardaki görevlilerden bilgi aldığımızda moralimiz biraz bozuldu. Nitekim tarihi ve turistik bir yer olmasanı karşın Yazılıkaya'ya düzenli olarak sefer düzenlenmiyordu. İnsanlar ancak özel araçlarıyla gidebilirdi. Bizim özel aracımız ise ayaklarımızdı! Ve yanlış hesaplamıyorsam 70 km kadar mesafe vardı. Şimdi ne yapmalı?

Seyitgazi ilçesine iki bilet aldık. Şehir merkezine 40 km uzaklıktaydı. Oradan Yazılıkaya'ya 30 km mesafe vardı. Seyitgazi'ye gittikten sonra yolun geri kalanı için bir çare bulacaktık. Hemen hergün İETT otobüslerine bindiğim için artık bıkmış bir haldeyim ancak şehir dışı otobüs yolculuklarını hala severim. Mp3 çalarımdan güzel müzikler dinlerken tek tük köyler, tarlalar ve çayırlarla çevrili yolu izlemek çok keyifliydi.

Bir buçuk saat sonra Seyitgazi'ye vardığımız da bir de otobüsümüzün şoförüne danıştık. O da bildiği kadarıyla Yazılıkaya'ya düzenli seferler olmadığını ancak şanslıysak birilerinin bizi oraya bırakabileceğini söyledi. Seyitgazi'de inmeden üç kilometre kadar ilerideki yol ayrımına kadar gittik. Otobüsten indiğimzde saat akşam yediye geliyordu ve bizim hala 30 km yolumuz vardı. Tabelanın gösterdiği ıssız köy yoluna saptık ve otostop için uygun bir araç gelmesini diledik.

Birkaç dakika sonra eski bir otomobilin yaklaştığını gördük ve durdurmak için işaret yaptık. Araba durdu, şoförü bizim yaşlarımızda bir köylüydü. Bizi 2 km ilerideki köyüne kadar götürebileceğini söyledi ve biz de hemen araca bindik. Genç, bizim Yazılıkaya'yı görmek için İstanbul'dan geldiğimizi ve araçsız olduğumuzu öğrenince bunu oldukça garipsedi. Neyse daha sonra bu garipsemelere alışacaktık; çünkü bu ilk otostopumuzdu ancak sonuncu olmayacaktı.

Köy yeri terk edilmiş gibiydi. Köylü genç bizi çoban köpekleri konusunda uyardıktan sonra yoldan ayrıldı ve köyüne girdi. Bizde sırtımızda yüklerimiz, önümüzde kat etmemiz gereken 28 km ile başbaşa kaldık. "Köpekler konusunda ciddi miydi?" düşüncesiyle ıssız mı ıssız yolda yürümeye başladık. İşin kötü yanı hava da kararmak üzereydi ve yoldan hiç araç geçmiyordu. Neyseki 15 - 20 dakika kadar sonra bir araçla karşılaştık ama birincisi araç ters yöne gidiyordu, ikincisi jandarma minibüsydü. Olsun kim demiş jandarma minibüsüne otostop yapılmaz diye?

Diğerlerine göre üst rütbeli olanı bize o yönde araç bulmamızın bu saatte çok zor olduğunu söyledi ve istersek bizi Seyitgazi ilçesine geri bırakabilecekleirini ekledi. Çaresiz durumumuzu göz önüne alınca geceyi geçirmek için ilçeye dönmeye karar verdik ve tekliflerini kabul ettik. Arkada oturan erlerle sohbetimiz sırasında onlarla yaşıt olduğumuzu anladık - Vay be askerlik çağımız gelmiş! - ve İstanbul'dan Yazılıkaya'yı görmeye geldiğimizi söylediğimizde onların yüzünde de daha önce köylü gencin yüzündeki onu tanıdık ifadeyi gördük.

İlçedeki tepeye kurulu Seyit Battal Gazi Türbesi

Jandarma bizi ilçeye bıraktıktan sonra meraklı gözlerle - bizim etrafa bakan gözlerimiz ve ilçelilerin bize bakan gözleri :) - etrafı gezdik. Çeşme başında yaşlı bir amcayla sohbet etme fırsatımız oldu. Fırıncının kamyonetiyle çevre köylere ekmek dağıtmaya çıktığını ve belki bizi de götürebileceğini söyledi. Gece için de tavsiye verdi ve çadırımızı sağlık ocağının bahçesine kurmamızı söyledi. Teşekkür edip ayrıldık. Fırıncıyla konuştuğumuzda moralimiz biraz daha bozuldu. Nitekim ekmek dağıtımına bu sabah çıkmıştı ve sonraki üç gün sonra olacaktı. Akşam yemeğimiz için taze bir ekmek alıp ayrıldık.

Sağlık ocağının yerini sorduğumuz başka bir amca bize öğretmen evi veya lisenin bahçesinin de uygun olduğunu söyledi. Öğretmen evi söylediği kadar uygun görünmüyordu. Biz de lisenin yolunu tuttuk. Bir iki katlı evlerin arasında ilerlerken çok güzel bahçesi olan bir bina gördük. Kapısındaki Türk bayrağından resmi bir bina olduğu anlaşılıyordu ancak üzerinde tabela yoktu. Çadırı oraya kurabileceğimizi düşündük. Ahmet kimseye danışmadan çadırı geniş bahçenin bir köşesine kurmanın sorun olmayacağını düşünüyordu ancak ben birine sormakta ısrar ettim. İyi de etmişim. Orta yaşlı belediye görevlisi buranın huzur evi olarak kurulduğunu ancak talep az olduğundan daha sonra bir çeşit misafirhaneye dönüştürüldüğünü söyledi. Tam yerine gitmişiz! Ancak oda tutmak doğal olarak ücretliydi ve öğrenci milletinin mensupları olarak çadırımız varken buna para verecek halde değildik. Durumu izah ettik ve çadır kurmak için izin istedik. Adam önce zabıta müdürünü aradaı ancak müdür buna yetki veremeyeceğini söyledi. Bunun üzerine görevli, belediye başkanını aradı. Başkan zaten az sonra oraya geleceğini, o zaman konuşabileceğimizi söyledi. Biz de beklemeye başladık. Başkan oldukça iyilik sever biriydi ve kısa konuşmamızdan sonra bizi misafir olarak ağırlayacağını söyledi. Çadır yerine misafirhanede, üstelik ücretsiz kalacak olmak güzel bir haberdi. Teşekkür ettik ve geceyi televizyonu ve rahat ve temiz iki yatağı olan odamızda geçirdik. Bu arada başkana Yazılıkaya'ya nasıl gidebileceğimizi sorduğumuzda ertesi gün oraya gidecek bir araç bulursa bize haber vereceğini söylemişti. Bu ikinci güzel haberdi.

Seyitgazi'de geceyi geçirdiğimiz misafirhane odası

Ertesi sabah dinlenmiş halde uyandık, kahvaltımızı ettik ve görevliye başkandan haber gelip gelmediğini sorduk. Başkan oraya gidecek bir araç bulamamıştı. Yani yola çıkıp otostop şansımızı yeniden deneme zamanı gelmişti.

Yazı beklediğimden uzun sürdü. Üçüncü parçaya bölsem iyi olur.

"Es-Es Gezisi 3: Yazılıkaya"yı okumak için tıklayın.

Es-Es Gezisi 1: Eskişehir

İstanbul'un Anadolu'ya açılan kapısı Haydarpaşa Garı

Hani her zaman derler ya insanın bir planı olmalı diye. Hayatta başarılı olmak için iyi bir plan yapmak ön şart diye düşünürler. Ama bence planları bir kenara bırakmakta fayda var. Hedefiniz olsun yeter!

Aslında bu ilginç bir gezi öyküsü ama kendi içinde bir mesajı olduğunu düşünüyorum ve bunu ilk paragrafta yazdım - alışıldığın dışında. Ne de olsa yaşadığımız çoğu şey, bazen fark etmesek de, bize birşeyler öğretir.

Ağustos ayında bloga yazı yazma fırsatım fazla olmadı. Çünkü staj yapıyordum ve günde dört saat yol kat ettiğimi de hesaba katınca dinlenmek, yazamaya iyi bir alternatifti. Birlikte staj yaptığım, aynı zamanda sınıf arkadaşım olan Ahmet Göksü hafta sonu biryerlere gitmeyi teklif etti. İstanbul'a yakın bir şehre gidip biraz hava almak iyi gelecekti; ben de kabul ettim. Birkaç gün sonra gelip Eskişehir'in iyi bir seçenek olduğunu söyledi. O da ben de daha önce Eskişehir'e gitmemiştik ancak bir başka arkadaşımız orada yaşıyordu. Yalnız şehri gezakla yetinmeyecektik: Tarih meraklısı olan Ahmet, Eskişehir'de yer alan Frigya Vadisi'ni, özellikle Yazılıkaya'yı gezmemizi tavsiye etti.

Cuma akşamı Haydarpaşa garındaydık. Yanımızda çantalarımız, çadırımız, uyku tulumlarımız, elimizde biletlerimiz vardı. Trenin kalkış saatini beklerken Portekizli, otuzlu yaşlarında gezgin bir kadınla tanıştık. Anna adlı bu turist trenle birçok ülkeyi gezmişti. Şimdiki durakları arasında Kapadokya ve Konya vardı. Biraz sohbetten sonra trene bindik. Ancak Anna başka bir kompartmandaydı, sanırım yataklı olanlardan birindeydi. Gürültülü, ucuz kompartmanımızda keyifli yolculuğumuza başladık. Trende Anna'yı bulmayı denedysek de başarılı olamadık. Çünkü geceydi ve birçok kompartmanın kapısı ve perdeleri kapatılmıştı. Tek tek hepsine giremezdik. İnanır mısınız, Anna'yı günler sonra Sultanahmet'te tekrar gördük. Türkiye'de bulunmaktan ve seyahatinden gayet memnun görünüyordu. Ben bu yazıyı yazdığım gün o Portekiz'e dönüş yolculuğunda.

Saat sabahın dört buçuğunda trenimiz Eskişehir İstasyonu'na ulaştı. Oldukça yorgunduk ve gün doğana kadar uyumak için çadırımızı kurmaya karar verdik. İstasyondan çıkıp çadır kurmaya uygun bir yer aramaya başladık. Yorgunduk ve hava karanlıktı; çok fazla dolaşmadan Porsuk Çayı kenarındaki parka çadırımızı kurduk, içine girdik. Ancak az sonra Eskişehir'in hoş geldiniz sürpriziyle karşılaştık. Pırıl pırıl bir gökyüzü olmasına rağmen yağmur yağmaya başladı! Parkın fıskiyeleri çalışmıştı ve ıslanmaya başlayan çadırın içinde mahsur kaldık - sanırım dört kadar fıskiyenin ıslattığı bir açıdaydık. O kadar gerçekçi bir yağmur efekti olmuştu ki her an gök bile gürleyebilirdi! Neyseki çadırımız nemlenmesine rağmen su geçirmedi ve fıskiyeler birkaç dakika sonra durdu. Bu sürprizden sonra kan çanağına dönmüş gözlerimizi daha fazla yormadan uyuduk. Ancak sürprizler henüz bitmemişti.

Film setinde geziyormuşum hissi uyandıran Odunpazarı

Uykuyla uyanıklık arasında bir ses duydum: Çadırın dışında duran park görevlisi telsiziyle şunları söylüyordu: "Vatandaşın biri parka çadır kurmuş. Ben de 155'i aradım." Bu sözü duyunca uyku muyku kalmadı. Şoka uğramış bir vaziyette Ahmet'i uyandırmaya çalıştım. "155'i aramış adam," deyince onun verdiği cevap görülmeye değerdi: Uyku tulumunun içinde dönerken, gayet umursamaz bir tavırla "Boş ver," dedi. Güler misin ağlar mısın durumu yani. Çok geçmeden çadıra vuran gölge onu da uyandırdı. Gölgenin şeklinden ve dışarıdan gelen seslerden bunun olay yerine intikal eden polis memuru olduğunu anlamak zor olmamıştı. Yavaşça çadırın fermuarını açıp dışarıda meraklı gözlerle bize bakan polisle yüz yüze geldiğimiz sahne de görülmeye değerdi. Ahmet hala uyku mağmuruyken işi toparlamak bana düştü. Kısaca durumu açıkladım ve memur bey bunu anlayışla karşıladı. Olay fazla uzamadan kapandı yani. Ancak hala merak ettiğim şey polis ve park görevlilerinin ufoya bakar gibi merakla ve çekinerek parka kurulmuş çadırımıza baktıklarını gören çevre sakinlerinin tavrı. Keşke bunu görebilme şansım olsaydı.

Eskişehirli arkadaşımızla birlikte gün boyu şehri dolaştık. Şehirde kıvrılıp akan Porsuk Çayı, birçok heykel, camiler, Lületaşı Müzesi ve Cumhuriyet Müzesi, parklar, Odunpazarı ve görülmeye değer daha birçok şey ve yer... Kısaca yorumlamam gerekirse Eskişehir modern ve güzel bir yer. Hım, bir de dedikleri gibi öğrenci şehri. Yazın gitmeme rağmen bunu görebildim.


Tarih kokan alış veriş mekanı: Odunpazarı'nda bir pasaj

Yazılıkaya'ya gidiş maceramız ise ayrı birşey. Mümkün olduğunca kısaltmaya çalışmama rağmen yazı yeterince uzun oldu; bu yüzden gezinin kalan kısmını ikinci bir başlıkta yazsam iyi olacak.

"Es-Es Gezisi 2: Seyitgazi"yi okumak için tıklayın.